23.1.2007 - KASABAMIZA HOŞGELDİNİZ....!

                     

img295/7808/bannerkw1ei1.gif

 

 

 

 

 

 

 

                   img515/5295/anitoe1da2.jpg

 

Eski adı Eğret olan Anıtkaya, Afyon merkez ilçeye bağlı olup İhsaniye ve Sincanlı ilçe sınırları arasından Kütahya’ya uzanan Afyon-Kütahya karayolu üzerinde bulunmaktadır. Afyon’a 30 Kütahya’ya 70 km. uzaklıkta olan kasaba’ya en yakın ilçe İhsaniye’dir (10km). Kütahya’nın Altıntaş ilçesi(30km) ile Afyon’un Sinan Paşa ilçesi(25km) kasaba’ya yakın diğer ilçelerdir. Tarım İl Müdürlüğünün verilerine göre 90.000 dekar araziye sahip Anıtkaya, kuzeyden Susuz Osmaniye (İhsaniye), Cumalı (İhsaniye) ve Karaca Ahmet (İhsaniye), kuzey batıdan Yenice (İhsaniye), batıdan Olucak(Afyon-merkez) ve İl bulak dağı, güney batıdan Çatkuyu (Sincanlı) ve İl bulak dağı, güneyden Bayram Gazi(Afyon) ve Saadet(Afyon), doğudan Aşağı Tandırı (İhsaniye) ve Yukarı Tandırı (İhsaniye) köyleriyle komşudur.

 

 

img210/4930/3120020112556156105933iim5.jpg  

Nufusu: Bugün Anıtkaya Kasabası’nda yaklaşık 450 hanede 2500 kişi yaşamaktadır. Rakamlardan da anlaşılacağı üzere Anıtkaya Kasabasında nüfus artışı görülmemektedir. Bunun nedeni özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısında yoğunlaşan büyük şehirlere göç hareketidir. Kasaba’dan, çoğunluğu İzmir olmak üzere Afyon ve Kütahya illerine göç yaşanmıştır. İzmir’de yaklaşık 400 hane Eğretli’nin bulunduğu tahmin edilmektedir.

 

İklimi: İç-Batı Anadolu’nun en yüksek kesimi olan Afyonkarahisar coğrafi şartları itibarıyla İç Anadolu’nun iklim şartlarını gösterir. Bu nedenle iklim tipik karasal iklim özelliğindedir. Kışları soğuk ve sert, yazları sıcak ve kuraktır. Havasının aşırı soğukluğundan dolayı “Afyon’un havası sert, insanı mert olur.”söylemi şöhret kazanmıştır.

 

Bitki Örtüsü: 90.000 dekar Anıtkaya arazisinin 80.000 dekar’ı kıraç tarım arazisi 10.000 dekar’ı da meradır. Dalgalı arazinin tarıma elverişli olmayan sarp ve taşlı kısımlarıyla köy sınırlarındaki bazı bölgeler kıranlarla(bozkırlarla) kaplıdır. Kasabanın batı kesiminde bulunan İl bulak dağı ise çok sık ve gür olmayan meşe ağaçlarıyla kaplıdır.

 

Dağları: Eğret Vadisi olarak bilinen ve dalgalı arazi tipinin görüldüğü Anıtkaya’nın deniz seviyesinden yüksekliği 1200-1500 m. arasında değişmektedir. Kasaba’nın 5 km batısında bulunan ve Kuzeyden güneye doğru uzanan İlbulakdağının zirvesini Resul Baba tepesi(1500m) oluşturmaktadır. İlbulak dağının güney ucunda bulunan Resul Baba tepesi, Afyon ovası, Sincanlı ovası, Eğret ovası ve İhsaniye ilçesi köylerinin çıplak gözle izlenebildiği stratejik bir konuma sahiptir.

                            C A M İ L E R İ Mİ Z :

 

Afyon Karahisar köy ve kasabalarından 300’ü aşkını Müslüman-Türk boyları tarafından kurulmuştur. Bunlardan birisi de Anıtkaya (Eğret) kasabasıdır. Nüfusunun tamamı Türk ve müslümandır. Kasabada muhtelif tarihlerde inşa edilmiş beş camii bulunmaktadır.

CUMA CAMİİ: Kervansarayın arka tarafında mezarlık girişinde bulunan camidir. Türkler yolculuk yapılan güzergah üzerinde konaklama merkezleri yapmayı adet edinmişlerdir. Eğret kervansarayı da Afyon-Kütahya ve Afyon-Eskişehir yol güzergahı üzerinde bulunan konaklama merkezlerinden biridir. Konaklama merkezleri üzerinde, asli ihtiyaçları karşılamak üzere kervansaray, çeşme, hamam ve camii inşa edilmiştir. Kasabanın ilk camiiolan Cuma Camiinin vakıf camii olduğunu arşiv belgelerinden öğrenmekteyiz. Eğretkervansarayıyla aynı tarihte inşa edildiği düşünülmektedir. Ulu camiinin yapımından sonra da Cuma namazları bu camide kılındığından Cuma camii ismini almıştır. Düşman işgali sırasında tahrip olan camii bir süre hizmete kapanmıştır. Hizmete kapalı olduğu dönemde camii çatısını ayakta tutan tarihi döşemeleri zayi edilmiştir.

ULU CAMİİ:Yapılış tarihi bilinmeyen Ulu Camii, kasabanın en büyük camiidir. Caminin bugünkü yapısı kurtuluş savaşından önce yöre halkının “ellik gavuru” dediği Osmanlı tebaasından gayr-ı müslimler tarafından yapılmıştır. Osmanlı imparatorluğunun son dönemlerinde Afyon’da 6000’den fazla Ermeni bulunduğu hatırlanırsa “ellik gavuru” denen inşaat ustalarının Ermeni olması ihtimal dahilindedir. Ulu caminin ellik gavurları tarafından yapıldığı yerde bundan önce de camii olduğu söylenmektedir. Kanaatimize göre bu görüşün doğruluk payı kuvvetlidir. Çünkü şu an Ulu Camiinin yanında tekkesi bulunan Hacı İbrahim ve onun soyu tekkenin bulunduğu yerde inşa ettikleri zaviye ile yıllarca gelip geçene karşılıksız hizmet vermişlerdir.1530 ve 1572 tarihli Tapu Tahrir defterlerindeki kayıtlarla Hacı İbrahim ve soyunun padişahın beraatıyla zaviye’de hizmet ettikleri sabittir. Zaviyeye gelenlerin ibadetlerini rahatlıkla yapabilmeleri amacıyla yakınına bir camii veya mescidin yapılmış olması mümkündür. Bununla birlikte 1898 nüfus sayımında Eğret köyü 1021 nüfusa sahip olduğuna göre en az iki camiinin varlığı kuvvet kazanmaktadır. 1977 yılında çatısı yıkılarak mevcut kubbe yapılmıştır.

 

YEŞİL CAMİİ VE YENİ CAMİİ:

Cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte bütün yurt sathında başlatılan muasırlaşma gayretleriyle Türkiye her geçen gün daha da ileri gitmiştir. Uzun yıllar savaşlar içinde yıpranan, yoksullaşan ve insan gücünün büyük kısmını kaybeden Türkiye halkının azim ve gayretiyle müreffeh bir geleceğe ulaşmayı başarmıştır. Bu gelişim süreci içerisinde Anıtkaya nüfusu da artmış buna bağlı olarak köy genişlemiş 1959’da ise belde olmuştur. 3000’lere ulaşan nüfusunun bir kısmı işsizlik nedeniyle İzmir başta olmak üzere başka şehirlere göç etmiştir. Nüfus artışı ve kasabanın genişlemiş olması dolayısıyla, uç mahallelerden merkezdeki iki camiye ulaşım özellikle ihtiyarlar açısından zorlaştığından yeni camilere ihtiyaç duyulmuştur.1960’lara gelindiğinde bu ihtiyaç kendini iyice hissettirdiğinden cami yapma girişimleri başlatılmıştır. Önce Yeşil Camii, 1962’li yıllarda da Yeni Camii inşa edilerek faaliyete geçirilmiştir.

 

 

 

 

FATİH CAMİİ:Kasabanın en son inşa edilen beşinci camisidir. 1996’lı yıllarda faaliyete geçmiş, 1998’de kadrolu imam tayin edilmiştir. Kasabanın diğer dört camisine en uzak mahalle, söğütçük mahallesi olarak bilinen doğu tarafıdır. Söğütçük Mahallesinde bulunan Fatih camii, aslında kasabada cami ihtiyacı olduğundan değil, her mahallenin bir camiye sahip olması arzusundan dolayı inşa edilmiştir. Böylelikle her mahallenin kolaylıkla ulaşabileceği birer camisi olmuştur.

 

Şehitliğin Yapıldığı Tarih: 1924

Bakımından sorumlu makam: Garnizon Komutanlığı

Şehit sayısı: 12


Kurtuluş şavaşımızı eşsiz bir zaferle düğümleyen Kocatepe’den gürleyerek ve coşarak bir sel gibi bu topraklardan Akdenize akıp giden büyük Taarruzda yoğun düşman kuvvetlerinin içine bir baskınla dalan ve boğaz boğaza amansız savaşlarla büyük zaferin yaratıcıları ve bu uğurda vatanları, onurları ve yurttaşları için canlarını feda eden sayısız kahramanların şehitliğidir. 28 Ağustos 1972, B. Alpkan

Bu taş 28 Ağustos 1922 muharabesinde Yunan Ordusunun hatt-ı ric’atini keserek arkalarından taaruz eden Türk Süvari kolordusunun bu civarda verdiği şehitler namına dikilmiştir. Kendilerine Canab-ı Hakk'ın rahmeti niyaz olunur.


İkinci süvari Fırkasından şehit zabitler:

13. Alay Kumandanı Binbaşı Şumnulu Galib Bey

13. Alaydan Yüzbaşı Rizeli Hasan Hüsnü Efendi

20. Alaydan mülazım-ı evvel Batumlu Ahmet Nidai Efendi

13. Alaydan mülazım Manisalı İshak Efendi

13. Alaydan mülazım Mersili Âtıf Efendi

20. Alaydan zabıt vekili Silifkeli Hüseyin Efendi

2. Alaydan Çavuş Antalya’nın Kızılkaya Nahiyesinden Mehmet Köse Ömer

2. AlaydanYabanabad’ın Bademli köyünden Mustafa Emin

2. Tümen Muhafız Aksaray Fetili(Fitli) köyünden Mehmet Durmuş

13. Alaydan Ilgın’ın Döger köyünden Halil Ömer

Konyanın Resul köyünden Mehmet Sait

Karacasu’nun Hacı Fakı Mahallesinden Galib Mustafa

Ketebehü Kamil

 

  ANITKAYA ŞEHİTLERİ (15)

Adı
Rütbesi
Doğum Tarihi
Şahadet Tarihi
Şahadet Yeri
Savaştığı Cephe

Ali oğlu Ahmet
Piyade Er
1290(1874)
11.11.1915
Maşka Hastanesi
Çanakkale Cephesi

Arsumanoğullarından Süleyman oğlu Arif
Er
1309(1909)
19.07.1921
Seyitgazi
İstiklal Savaşı, Garp Cephesi

Mehmetoğullarından Mehmed oğlu Halil
Er
1315(1915)
25.07.1921
Çalış Harbi
İstiklal Savaşı, Garp Cephesi


[15] Milli Savunma Bakanlığı Yayınları, Şehitlerimiz

Höyüğün sol eteğinde Kurtuluş Savaşı'nda 28 Ağustos günü 13. ve 20 alaylardan şehit olanlar medfundur.

Bu kitabede yer alan isimler dışında, Milli Savunma Bakanlığı tarafından yayınlanan Şehitlerimiz isimli eserde, aşağıdaki kahraman şehitlerin isimleri de yer almaktadır.

Eğr
et Anıtı'nda bulduk imzalarını
Andık savaşın diliyle son çağlarını
Lâkin alışıktılar silah seslerine
Üç-dört el ateş, bozmadı rüyalarını Gazileri, çevremizde halâ o çağın

Taşmış o günün şehitlerinden kucağın…
Dağ, taş, tepe vadi… Dolaşıp gördüm ki,
Ey Afyon, bir Anıtkabir her bucağın

 

ANITKAYA (EĞRET) KERVANSARAYI

Afyon ili, Merkez ilçeye bağlı, Anıtkaya kasabası içerisinde yer almaktadır. Eğimli bir alanda, dikdörtgen planlı ve kesme taş tekniği ile yapılmıştır. Taç kapısı çıkıntılı ve sütunlu yapılmış olup, hafif sivri kemerlidir. Kervansarayın üzeri düz dam tekniği ile kapatılmıştır. 

Dikdörtgen planlı kervansaray yaklaşık, 10x12 m. ölçülerinde ve 120 metrekarelik bir alan üzerine inşa edilmiştir. Dikdörtgen kesitli kalın moloz taş üzerine, kesme taş tekniği ile yapılan duvarlar, dam üzerinden biraz daha yüksekte yer almaktadır. Kervansarayın arka duvarının, orta bölümü diğer duvarlara oranla biraz daha yüksekçe yapılmıştır. Her iki yan duvarlarda ise yağmur sularının dışarı atılması için yapılmış taş oluklar bulunmaktadır. Yan duvarların birisinde ise mazgal penceresi bulunmaktadır. Kesme taş kaplamalar arasında devşirme malzeme olarak antik mimari parçalar göze çarpmaktadır. Öne ve yukarıya doğru çıkıntılı olarak yapılan taç kapısı dikdörtgen biçimindedir. Arazinin eğimi de göz önünde bulundurularak zeminden yüksekçe yapılan taç kapısının her iki yanında, göze hoş gelecek şekilde üç ayrı yükseklikte üç sütun yer almaktadır. Yine benzer şekilde sivri kemerli olarak yapılan giriş kapısı üzerinde iki küçük sütunca ve sütunca başlıklı, basık kemerli pencere şeklinde yazıt yeri bulunmaktadır. Girişte başlıklı olarak yerleştirilen sütunların üzerine kesme taştan, sivri kemerli taç kapısı oluşturulmuştur. Sütunların arası ve duvara gelen bölümleri kesme taş ile doldurulmuştur. Sivri kemerli portal kapısından girildiğinde, kare biçimli, kesme taş kaplamalı, dört çift fil ayağı üzerine oturtulmuş, dört bir yana açılan sivri kemerle üç bölümlü iç mekana geçilmektedir. Bölümler tonozlarla örtülmüştür. 
   

 Kendine özgü yapı biçimi, tarih içerisindeki yol güzergahları göz önünde bulundurulduğunda, Germiyan Beyi Süleyman Bey’in Afyonla olan ilişkisi nedeniyle Kütahya-Afyon arasındaki bu kervansarayı yaptırmış olabileceği tahmin edilmektedir. Beylikler dönemi, Germiyanoğlu Beyliği’ne ait olabileceği tahmin edilen Kervansaray’ın 14. yüzyılda yapıldığı ve 600 yıllık bir geçmişinin olduğu söylenebilir.      

 

 

YÖRESEL YEMEKLERİMİZ

Yöremiz insanı “can boğazdan gelir” düsturuyla kendine bakmasını bilmiştir. Eskiden köy ağaları hizmetlerinde çalıştıracakları işçileri seçerken ne kadar yediklerine bakarlar, çok ve hızlı yiyenleri tercih ederlermiş.

Yöremizde et, yemeklerin efendisi olarak bilinir. Bundan dolayı “et giren yeredert girmez” denilmiştir. Düğünlerin , bayramların , davetlerin ve mevlitlerin vazgeçilmez yemeği et ve etli yemeklerdir. Bununla birlikte yöremizde hamur işleri , sebze yemekleri , kuru gıdalar ve tatlı çeşitleri de bolca tüketilmektedir. Bu çerçevede yöremize özgü yemek çeşitlerine değinmek istiyoruz.

 

ET VE ET MAMÜLLERİ: Kurban bayramları etin evlere bol miktarda girdiği zamanlardır. Ayrıca yöre halkından besicilikle uğraşanlar hayvan kestirme zamanlarında evlerine bol miktarda et getirmektedirler. Bütün bunların olmadığı zamanlarda bile çeşitli şekillerde et ihtiyacı karşılanmaktadır. Yöre halkının evlerde beslediği kaz ve et tavuğu da bu ihtiyacı karşılamada önemli rol oynamaktadır. Şimdi etin kullanım tarzlarına geçebiliriz.


KAVURMA: Yöremize buzdolabı gelmeden önce çok yaygın olan kavurma işlemi halen rastlanan bir tarzdır. Aileler ellerine geçen bol miktardaki eti kıyma veya kuşbaşı şeklinde tepsilere koyarak mahalle fırınlarında kavururlar. Tuzlanmış etin kavrulmasıyla bozulması önlenerek uzun süre kullanımı sağlanmış olur.

SUCUK : Afyonkarahisar’da yaygın olan sucuk yapımına yöremizde de rastlanmaktadır. Sucuğun parçalanmadan mahalle fırınlarının taşlarında veya kağıda sarılmış bir şekilde kızgın fırın külüne gömülerek pişirilmesi tarzı yaygındır. Bu şekilde pişirilen sucuk gayet lezzetli olmaktadır.

KAZ ETİ ve KAZ YAĞI : Yöremizde bir çok aile et ihtiyacını karşılamak için az veya çok kaz beslenmektedir. Bunun yanında aynı amaçla et tavuğu besleyenler de bulunmaktadır. Kaz yetiştiriciliğinin yaygın olduğu köyümüz yabancılar tarafından kazlı köy olarak bilinmektedir. Kasabanın batısında bulunan kaz çayırı mevkii kaz sürülerinin oyalandığı yerlerdendir.

 

Özellikle kaz yetiştirilmesinin bazı sebepleri vardır. Beslenmiş bir kazın etinden ve suyundan faydalanılmaktadır. Kaz etinin lezzetli olması,bununla birlikte yağından ve suyundan da çeşitli şekillerde faydalanılması onu cazip bir yiyecek haline getirmiştir. Ayrıca bir kazın 5-10 nüfustan müteşekkil bir aileyi rahatlıkla doyurabilecek büyüklükte olması ona olan rağbeti daha da artırmaktadır.

Kaz etinin suyundan şu şekilde faydalanılmaktadır: Mayasız hamurdan yapılan ince ve geniş yufka, yöresel adıyla şepit üzerine dökülen kaz suyuyla tirit adı verilen yöresel yiyecek yapılır. Bu yiyecek genelde kaz eti yenmeden önce tüketilir.

Besili kaz bol miktarda yağ ihtiva etmektedir. Kaz kesildikten sonra yağ tabakaları ayrılır ve ocakta eritilir. Eritilen yağ kahvaltılarda margarin yerine kullanılmaktadır.

HAMUR İŞLERİ

BÜKME: Bir tür börektir. Su ve tuz katılarak yoğrulan undan elde edilen hamur oklavayla açılır. Ezilerek yağı çıkartılmış haşhaş açılan hamurun üstüne sürüldükten sonra eşit parçalara ayrılır. Kesilen parçalar üst üste konularak tekrar eşit parçalara bölünür. Bu parçalar oklava ve elle genişletilerek içine mercimek, peynir, ıspanak veya kıymadan hazırlanmış içler konulup kapatılır. Hazırlanmış malzeme tepsilere konarak mahalle fırınlarında pişirilir.

KATMER: Una su ve tuz katılıp yoğrulmasıyla elde edilen hamurdan büyük bir parça koparılarak oklavayla açılır. Açılan hamur üzerine ezilerek yağı çıkarılmış haşhaş sürüldükten sonra eşit parçalara ayrılan hamurlar üst üste konarak katlanır. Katlanmış parçalar eşit ikişer parçaya bölünür. Her parça tekrar oklavayla açılarak sac üzerinde pişirilir. Pişirilirken yanmaması için katmerin iki tarafına yağ sürülür. Bu şekilde pişen katmer servise hazır hale gelir.

BAZLAMA: Mayalı hamurdan yapılan bir yiyecektir. Mayalı hamurdan koparılan parçalar elle açılır. İstenirse açılan bu hamur içine ezilmiş haşhaş ,peynir ıspanak gibi şeyler konup kapatılarak tekrar elle açılır. Bu şekilde hazırlanmış bazlama sac üzerinde iki tarafına yağ sürülerek pişirilir.

KARA HELVA: Un yağda kavrularak güzelce kızartılır. Unun yanmamasına dikkat edilir. Un kahverengi bir renk alınca üzerine şeker ve su ilave edilip iyice karıştırılarak biraz daha pişirilir. Pişen helva soğuduktan sonra hazır hale gelir.

HÖŞMERİM: İçerisine margarin ve biraz da tuz katılarak kaynatılan süt ocaktan alınır,ılımaya başlayınca yaklaşık sütün yarısı miktarı un ve biraz da soda katılarak iyice karıştırılır. Tekrar ocağa konan malzeme karıştırılarak pişirilir. Bu aşamada katılaşmaya yüz tutan malzeme kulak memesi yumuşaklığına geldiğinde ocaktan indirilir. Soğuyunca yuvarlak şekiller verilerek üzerine kaymak sürülür. Tepsilere konan malzeme fırında pişirilir. Bu şekilde hazırlanmış yiyecek soğuyunca toz şekere banarak yenir.


ARABAŞI (ARAP AŞI): Genelde tavuk veya kaz suyunun bulunduğu zamanlarda yapılan yiyecektir. Arap aşı un ve suyla yapılan basit bir yemektir. Suyun içersine un konularak devamlı karıştırılır. Suyun ve unun devamlı karıştırılmasıyla pişirilen karışım muhallebi kıvamına gelince bir tepsiye dökülür ve soğumaya bırakılır. Soğuyarak donmuş bu yiyecek baklava tarzında kesilir,çeşitli baharatlar katılmış sıcak et suyuyla beraber yutulur. İnceliği çiğnenmeden yutulmasıdır.

BİŞİ: Hazırlanmış mayalı hamurdan kopartılan parçalar biraz açılarak kızdırılmış yağda kızartılır. Bişi genelde ölen yakınların kırkı ya da yıldönümlerinde camilerde dağıtılır.

HAŞHAŞ KARMASI: Afyonkarahisar şehrinin ismine yansıyan yörenin nev-i şahsına münhasır bir bitkidir haşhaş. Yöre halkı haşhaşı farklı tarzlarda değerlendirmektedir. Hemen bütün hamur hamur işlerinde kullanılabilen haşhaşın basit formüllerle kullanımı da söz konusudur. Haşhaş karması olarak bilinen yiyecek de basit bir karışımla elde edilen lezzetli bir yiyecektir. Haşhaş taşlarında ezilmiş haşhaşın içine bir miktar su ve toz şeker katılıp karışmasıyla elde edilen bir yiyecektir. Toz şeker yerine pekmez ve bal gibi sıvı tatlılarda kullanılabilir.

KÖDDÜ DOLMASI (KÖFTE DOLMASI): Köftelik bulgur (ince bulgur),et, soğan yumurta istenilen baharatların iyice yoğrulmasından sonra avuç içinde sıkılarak oluşturulan küçük parçaların kaynatılmış salçalı suda pişirilmesiyle yapılır. Köddü dolmasına genelde döğülerek parçalanmış et katılır. Etin kıyma şeklinde değil de , döğülerek hazırlanması dolmanın daha sıkı ve daha lezzetli olmasını sağlamaktadır.

AK DOLMA: Göce (buğdayın kırılmış şekli) ,çok az miktarda ince bulgur (düğü), nane ve tuzun sıcak suyla karılması suretiyle hazırlanır. Hazırlanan bu karışımdan kopartılan bu parçalar elde yuvarlanarak küçük parçalar haline getirilir. Bunlar kaynamış suda pişirilir. İçerisinde az miktarda su kalan bu yemeğin üzerine sarımsaklı yoğurt, bunun üzerine de yağda yakılmış pul biberi döküldükten sonra servise hazır hale gelir.

 

HAMIRAŞI: Bir makarna çeşidi olan hamıraşı’nın en büyük özelliği evlerde hazırlanmasıdır. Unun yumurta,tuz ve su katılarak yoğrulmasından oluşan hamurun oklavalarla açılıp ,üst üste getirilmiş demetlerin kesilmesi suretiyle hazırlanır. Bu malzeme tepsiler içinde mahalle fırınlarında kurutulur. Pişirmeye hazır hale gelen malzeme makarna gibi suya salınarak pişirilir. Genelde üzerine sarımsaklı yoğurt veya yağda pişirilmiş domates sosu dökülerek yenir.

MERCİMEK PİLAVI: Yöremizde yetiştirilen yeşil mercimekten yapılır. Kırılmamış yeşil mercimek suda kaynatılarak pişirildikten sonra üzerine az miktarda bulgur ilave edilir .Bulgurla birlikte iyice pişen yemek soğutularak servise hazır hale getirilir .Bu pilava da istenirse sos olarak yoğurt veya yağda kavrulmuş salça dökülebilir.

 

EKMEK AŞI: Genelde kurumuş ekmekleri değerlendirmek amacıyla yapılan bir yemektir. Doğranmış ekmeklerin üzerine dökülen sosla yemek hazır hale gelir .Bu yemeğin sosu şu şekilde hazırlanır:Yağda soğan kavrularak üzerine salça ilave edilir .Daha sonra sırasıyla patates , biber, domates ,,varsa kıyma konulur. Bunlar da iyice kavrulduktan sonra üzerine su ilave edilir .Ocaktan alınmadan önce de yumurta kırılarak iyice karıştırılır .Bu şekilde hazırlanmış sos doğranmış kuru ekmeklerin üzerine dökülerek yemek hazırlanmış olur.

NOKUL: Genelde, ekmek yapılırken, ekmek hamurundan yapılır. Mayalı hamurun içine, yağlanmış haşhaş konularak rulo şeklinde sarılır. Rulo şeklinde sarılan hamur, küçük parçalar halinde kesilerek tepsiye dizilir. Fırında pişirilerek hazırlanır

 

ANITKAYA'DA DÜĞÜNLER

Anadolu insanı nezdinde aile kurumu, kutsal bir müessesedir. Bu, en başta dini inançlardan, gelenek ve göreneklerden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle, aile müessesine giriş insan hayatının önemli dönüm noktalarından biridir. Zira, bıyıkları terlemeye yeni başlamış, hayatın gerçeklerini anlamaya yeni yeni başlayan delikanlının hayallerini çoğunlukla evlilik süslemektedir. Bu amaçla, kendisini evliliğe hazır hisseden genç hayatını paylaşabileceği birini seçer. Bu aşamadan sonra devreye gelenek ve görenekler, örf ve adetler girmektedir

Kız İsteme;

Kızın ve ailesinin ahlakî durumları ve itibarları değerlendirilir. Kız bulma, ailenin önceden tespiti ile evlenecek çocuklarına teklifleri ve bu teklifin kabul edilmesi şeklinde de gerçekleşebilir. Bu aşamadan sonra, kız evine dünür varılacağına dair haber gönderilir. Belirlenen günün akşamı erkeğin ailesi kız tarafına misafir olurlar. Mesele gündeme getirilerek, "Allah'ın emri ve peygamberin kavliyle" kıza talip olunur. Bu isteğe karşı kız ailesi düşünmek için zaman ister. Bu süre zarfında damat adayının uygun olup olmadığı değerlendirilir ve karara bağlanır. Karar aşamasında kıza da görüşü sorulur. Dünür gelen aile uygun görülmüşse ve kızın da rızası varsa genelde olumlu sonuç çıkar. Sonuç, ailelerin ve evlenecek adayların tavırlarına göre olumlu veya olumsuz olabilir.

Söz Kesme;

Kız isteme faslı olumlu sonuçlanmışsa, kararın açıklandığı akşam gelin kızın elinden söz kahvesi içilir. Sözün kesildiğine alamet olarak erkek tarafına "söz mendili" verilir. Ertesi gün akşam, erkek evi kadınları, börek, çerez, lokum, çay, şeker ve bir takım giyeceklerden oluşan hediyelerle kız evine misafir olur. Kız evi, misafirleri için hazırladıkları yöresel yiyecek bükme veya çöreği, ayran ve hoşafla birlikte ikram ederler. İkramdan sonra bu güzel hadiseyi kutlamak için oyunlar oynanarak eğlenilir.

Nişan;

İki aile arasında söz kesilmesinden sonra iki gencin birbirleriyle evlenmeyi düşündüklerini haber veren nişan merasimi gerçekleştirilir. Bu merasim, kız ve erkek tarafından bir çok insan katıldığından daha kapsamlıdır. Aileler arasında belirlenen nişan gününden önce hep birlikte alış verişe gidilir. Erkek tarafı, gelin kızı tepeden tırnağa giydirir, nişan yüzüğü ve saatiyle beraber takılarını alır. Kız tarafı da damat adayını giydirir, nişan yüzüğünü ve saatini alır. Nişan merasimi başlamadan önce, erkek tarafı gelin kız için aldıklarını tepsiler içinde gezdirerek kız tarafına götürür. Kız tarafı da damat adayı için aldıklarını aynı şekilde gezdirerek götürür. Merasimin icra edileceği günün akşamı kız evinde, her iki taraf davetlilerine ikramda bulunulur. İkramdan sonra, davetliler içinde bulunan imam efendi Kur'an okur, akabinde topluluğun da katılımıyla dua edilerek merasimin hayırlı olması temennisinde bulunulur.

Düğün;

Düğün öncesinde yapılan genel temizlikle aileler düğünün temiz ve güzel bir ortamda gerçekleşmesini sağlarlar. Ayrıca evde düğün olduğuna alamet olarak, bina rengarenk ışıklandırılır ve ayyıldızlı bayrak asılır.

Düğünde gelin ve damadın şıklığına ayrı bir önem verilir. Kına, kokusu ve görünümüyle, gelinin güzelliğine güzellik katan vazgeçilmez unsurdur. Saçı, elleri ve ayakları kınasız gelin düşünülemez. Yeni evli çiftlerin en büyük alametleri ellerinin kınasıdır. Onun için "kına yakma" düğünlerin ayrılmaz bir parçasıdır. Kına, düğünden bir hafta önce, pazar akşamı saçlara, gelin indirme gününden bir gün önce, cumartesi akşamı el ve ayaklara yakılır. Gelinin başına kına vurulduktan bir gün sonra hamama gidilir. Hamama gitme geleneği de düğünlerin en neşeli taraflarındandır. Hamama, gelin başına kına vurulduktan sonra erkek ve kız tarafından az kişi gider; düğün öncesi, cuma günü ise her iki tarafın düğüncüleri toplu halde giderler. 

 

 

    EL EMEĞİ GÖZ NURU

AHŞAP İŞÇİLİĞİ / HAKKÂKLIK;


Kalan bazı malzemelere bakarak, Anıtkaya'da bir zamanlar gelişkin bir ahşap işçiliğinin olduğunu söylemek mümkündür. Her yerde olduğu gibi el emeğine dayanan hakkâklık ve dokumacılık gibi el sanatları burada da bitmiş. Geriye kalan ve ömrünü tamamlamak üzere olan birkaç örnek de belki bir kaç sene içinde tamamen yok olacak ya da işe yaramadığı gerekçesiyle insanlar tafından yok edilecek.

Çalışmalarımız esnasında bulduğumuz örnek, bir zamanlar Hatipoğlu Konağı adıyla meşhur olan, bugün kendi halinde tipik bir Anıtkaya eviydi. Bu konak, yıllarca oda olarak hizmet etmiş Anıtkayalılara. İşgal günlerinde evin hemen karşısındaki Ulucami, Yunan askerine hastane, ev de Yunanlı bir generale karargah merkezi olmuş.

Bu evin yapılışıha ait bir tarih bulmak mümkün olmadı. Yaşlıların verebildiği tek bilgi ise "çok eski" oldu. Merdivenler, kapılar, odalardaki dolaplar bir miktar deforme olmuş da olsa bu ev orijinalliğinden bir şey kaybetmemiş. Kapılardaki oymalar ve üzerlerindeki küçük kapı tokmakları halâ sağlam. Asıl göz alıcı güzellik, evin salon tavanında göze çarpmakta. Salon tavanı baştan başa dantel gibi işlenmiş ve bu işleme orijinal renklerini muhafaza ediyor. *

Bugün Anıtkaya'da Cuma Camii adlı bir cami mevcut. Halktan bazılarına göre bu camiin Kervansarayla birlikte inşa edilmiş. Yılların yıprattığı cami yakın tarihte, tamamen yıkılarak yeniden inşa edilmiş. Bu yenileme esnasında büyük bir trajedi yaşanmış. Çünkü bu cami tamamen ahşap bir yapıymış. Eskimiş olduğu düşünülen tüm malzeme, süslemeler dahil, kırılarak yine kervansarayla birlikte yapıldığı söylenen ve bugün ilkokulun kalorifer dairesi olarak kullanılan hamamda yakılmış. Belki de bu cami ahşap işçiliğinin Anıtkaya'daki şaheseriydi

ÇEYİZLER;

Çeyiz, Anadolu'nun tüm bölgelerinde, genç kızlar tarafından evliliğe hazırlık ve aynı zamanda maharet gösterisi olarak hazırlanan her türlü dokuma, örme ve işleme sanatıdır. Yapılan işlere sanat demekte bir beis yok. Zira, Anadolu kızlarının yaptığı bu tür işler, bir ressamın resmindeki renkler kadar uyumlu ve zengindir. Belki bir sanat akımına ya da felsefeye bağlı olarak çıkmamışlar ortaya. Yapanlarının da sanat kaygıları yok zaten. Biraz da bir ihtiyacı karşılamak, bir ev kurmak, yuva yapmak amaçlarına yönelikler ve tüm bunlar yapılırken en güzelini ortaya koymak başlıca amaç. Ama hepsinde de büyük bir el emeği, göz nuru hakim. Her nakış ve her motifi duygu dolu. Bu yönüyle bir çok ressamın yaptığından daha zengin ve daha sıcak...

 

 

 

 


 

 



Dokunan kıyafetler arasında çocuklara ayrılan pay büyük. Kazaklar, eldivenler, çoraplar genelde onlar için. Örülen dantel havlu kenarları ve değişik amaçlı örtüler tüm hane halkına, belki de gelecek misafirlere. Başörtülere işlenmiş kenarlıklar kaynana başta olmak üzere tüm kadınlara. Yastık kılıfları ve kenarlıkları ise "bir yastıkta kocama" temennilerinin bir sembolü olarak erlere.

Motifler genelde doğadan alınarak birazcık stilize edilmiş. Birinci sırada gül olmak üzere çiçekler en çok rağbet edilen motif ve neredeyse hepsinin yanına bir yaprak kondurmak bu işin estetik geleneği olmuş. Soyut motifler de yok değil. Ama tüm duyguları anlatan bir motif var ki adeta o olmadan çeyiz tamamlanmıyor: Kalp

Bizlere çeyiz sandıklarını açan ve fotoğraf çekimlerinde yardımcı olan hatta yol gösteren "gelinkız"lara teşekkürler...

 


Tüm Yorumlar ( 2 ) :: Yorum Yaz :: Baglantı


24.7.2006 - ANITKAYA ÜLKÜ OCAĞI
Bulundugu yer: ULKUCULUK


 

img201/3808/asenaezgipusatde3.gif

                  img149/6510/kurtky8.gif                                                                                                   img142/5950/titreyenuchilalgl6.gif

                   

 

 


 

 

                                                                                                                                                                                            

                                               www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws

 

 

REİS irtibat: reis__003@hotmail.com

                     afyonlureis@hotmail.com

 

 

    Ülkücü Yemini                                                                                   istiklal Marsi

 

İSTİKLAL MARŞI

 

 

 

 

turkiye.gif

 

 

                                                                                  

                                                                                      

 

ÇANAKKALE GEÇİLMEZ           

 

 

Türklük şuur ve gururuna, İslâm ahlâk ve faziletine, yoksul-lukla savaşa, adalette yarışa, birliğe, kardeşliğe, kısacası hak yolu, ALLAH Yolu'na çağırıyorum. Modern medeniyetin en ön safına geçmek üzere sıçramaya çağırıyorum.

 

 



                                                                 img330/278/1002357dx5.jpg
                                                                               R  E  İ  S

    

  


Mehmet Âkif ERSOY
(1873 - 1936)

Mehmet Âkif (ERSOY)'un 20 Şubat 1921'de yazdığı "İstiklal Marşı"nın güftesi, 25 Mart 1921 (12 Mart 1337) günü büyük çoğunlukla Büyük Millet Meclisi'nin toplantısında resmî marş olarak kabul edildi.

Resmî marşın ilk bestesi Ali Rıfat (ÇAĞATAY) (1867 - 1935) tarafından derlenmişti ve 1924'ten 1930'a kadar kullanıldı.

Osman Zeki'nin bestesinin geleneksel türk marşları üslubuyla yapılmış olmasından, 1930'da, Cumhurbaşkanlışı Senfoni Orkestrası'nın şefi, Osman Zeki ÜNGÖR'ün batı marşları tarzındaki bestesiyle değiştirildi.

Bu beste o günden bu güne kadar geçerlidir.

İSTİKLAL MARŞI

Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak!
O benimdir, o benim milletimindir ancak!

 

Çatma kurban olayım, çehreni ey nazlı hilâl;
Kahraman ırkıma bir gül... Ne bu şiddet, bu celâl?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl;
Hakkıdır Hakk'a tapan, milletimin istiklâl.

 

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim: Bendimi çiğner, aşarım.
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.

 

Garb'ın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar;
Benim imân dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir îmanı boğar,
"Medeniyyet!" dediğin tek dişi kalmış canavar?

 

Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın;
Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın.
Doğacaktır sana va'dettiği günler Hakk'ın,
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.

 

Bastığın yerleri "toprak!" diyerek geçme, tanı!
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehîd oğlusun, incitme, yazıktır atanı:
Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.

 

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki fedâ?
Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ!
Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Hudâ,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyâda cüdâ.

 

Rûhumun senden ilâhî şudur ancak emeli:
Değmesin ma'bedimin göğsüne nâ-mahrem eli!
Bu ezanlar - ki sehâdetleri dînin temeli -
Ebedî, yurdumun üstünde benim inlemeli.

 

O zaman vecd ile bin secde eder - varsa - taşım;
Her cerîhamdan, İlâhi, boşanır kanlı yaşım;
Fışkırır rûh-i mücerred gibi yerden na'şım!
O zaman yükselerek Arş'a değer, belki, başım!

 

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!
Olsun artık dökülen kanlarım hepsi helâl.
Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl:
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, Hakk'a tapan, milletimin istiklâl.

 

 

Mehmet Âkif ERSOY

      


REİS OSMAN



    REİS irtibat: reis__003@hotmail.com

                  afyonlureis@hotmail.com

 

 re_ss.jpg  

 

 

 

 

 


 

 

 

 

 

 

 

 

DİNLERKEN ÖĞRENİN : BAŞBUĞ'UN FOTOĞRAFLARI... OKU

Google

Parça Adını Giriniz :

Ahmet Şafak..

Ali Kınık..

Alihan Samedov..

Arif Nazım..

Aşık Sefai..

Atilla Yılmaz..

Cafer Altun..

Grup Ötüken..

Grup Turkuaz..

İbrahim Dülger..

İbrahim Sadri..

Mehmet Borukcu..

Mehter Marşları..

Mehter Yorumlar..

Mustafa Yıldızd..

Osman Öztunç..

Ozan Nihat..

Saz Yorumları..

Seval Güleş..

Turk Musikisi..

Türk Dünyası Se..

Türk Dünyasında..

Ünal Türkmen..

Yöresel Türküle..

 

REİS irtibat: reis__003@hotmail.com

                       afyonlureis@hotmail.com

 

Yorum (0) | Yorum yaz | Bağlantı

                                                                                                   

 

 

img440/786/reisue7.jpg


Tüm Yorumlar ( yok ) :: Yorum Yaz :: Baglantı


18.4.2006 - D E S T A N L A R

  

 

img201/3808/asenaezgipusatde3.gif

 

img142/5950/titreyenuchilalgl6.gif 

 

 

 

  

 

                                                                                                                                     

img149/6510/kurtky8.gif 
                                                                                                                                                                                                 

 

 

KIZIL ELMA



Bir milletin yürütücü kuvvetine 'ülkü' denir. Toplumlardaki kişileri birbirine bağlayan nesne, sadece kök birliği, çıkar ve ihtiyaç değil, bunlarla birlikte ve aynı zamanda ülküdür.
ülküsüz topluluk yerinde sayan, ülkülü topluluk yürüyen bir yığındır. Sözlük anlamı 'and' ve 'uzak hedef' demek olan 'ülkü', topluluğu aynı yolda yürüten bir kuvvettir ki, bu uğurda insanlar birbirlerine karşı içten sözleşmiş gibidirler.

ülkü, ilkönce, insanların gönüllerinde, gönüllerinin derinliğinde, şuuraltında, hayallerinde doğar ve kendini önce destanlarda gösterir. Sonra şuura geçer, büyük kılavuzlar tarafından açıklanır. Daha sonra da büyük kahramanlar, onu gerçekleştirmek için büyük hamleler yapar. Bu hamle sırasında da ülkülü millet, kahramanlar ardından gönül isteği ile koşar. Bütün bu uğraşmalar arasında da millet yürür; önce manen, sonra maddeten ilerler, olgunlaşır, erginleşir.

Türk destanlarından çıkan anlama göre, Türklerin ülküsü, fetihler sonunda büyük ve üstün bir devlet kurarak bu devletin içinde bolluğa ve mutluluğa kavuşmaktır. Aşağı yukarı, her millet, aynı şekildeki milli gayelerin ardındadır. Milletlerin çapına, kaabiliyetine göre milli ülkülerin ayrıntılarında farklar olmakla beraber, ana çizgiler bakımından hepsi birbirine benzer: Büyümek ve rahatlığa kavuşmak!

Türkler, kendi ülkülerine niçin 'kızılelma' demiştir, bunun sebebini bilmiyoruz. Yalnız bu addaki saflık ve tabiilik, Türk ülküsünün çok eski olduğunu göstermek bakımından manalıdır. Kızılelma adı, ülkünün aydınlardan önce halk arasında doğduğunu gösterse gerektir.

Kızılelma ülküsü, Osmanlıların parlak çağlarında iyice belirip şekillenmiş ve konak konak, Türk büyüklüğünün, yükseklik fikrinin, ilahi bir gayenin timsali haline gelmiştir. Bu büyük düşünce olmasaydı, XI. Yüzyılda Anadolu'ya gelen, ençok bir milyon Türk, Bizans'ın Asya ve Avrupa'daki topraklarında rastladıkları diğer Türklerin birkaç tümenlik hrıstiyanlaşmış döküntülerinin yardımı ile de olsa, bu dünya çapında devleti kurup dört kıta 'dördüncüsü Okyanusya'dır' üzerindeki teşkilat ve medeniyet şaheserini yaratamazdı.

Milletlere milli inanç ve güvenç veren ülkünün ne büyük bir kuvvet olduğunu anlamak için bugünkü olaylara bakmak yeter:

60 milyonluk bir millet olmalarına rağmen dağınık, teşkilatsız ve geri olan Araplar, milli ülküleri olan Arap Birliği düşüncesi sayesinde toparlanma yoluna girmişlerdir. ülkülerinden aldıkları güçle, Filistin işinde İngiltere ve Amerika'ya kafa tutmaktadırlar. ülkü sahibi millet oldukları için de dünyada itibarları ve değerleri artmıştır. Bizim için çok büyük isret ve ders olan şu olay, Arapların itibarını göstermesi bakımından manalıdır: Birleşmiş Milletler teşkilatının 11 üyeli Güvenlik Konseyi'nin beşi 'Amerika, İngiltere, Fransa, Rusya ve Çin' daimi, altısı geçicidir. 1945 yılında, bu altı üyelik için seçim yapıldı. 900 yıllık büyük bir geçmişi ve tarihi olan, askeri devlet olarak nam kazanmış bulunan Türkiye bu seçimde ancak bir tek oy alarak Konsey'e giremediği halde, İngiliz işgalinden henüz kurtulamamış olan ordusuz, donanmasız Mısır, 45 oy alarak bu üyeliğe seçildi. Demek ki, o zamanki Birleşmiş Milletler teşkilatına dahil bulunan 50 devletten 45'i, Mısır'ı bizden daha itibarlı ve üstün görmüştü.

1946'da geçici üyelik için yapılan seçimde de, Türkiye'ye kimse oy vermediği halde, Suriye 45 oy aldı. Bir iki yıllık bir devlet olan o zamanki üç milyon nüfuslu Suriye'nin Türkiye`ye tercih edilmesinin sebebi açıktır: Suriye, bir ülkünün ardındadır. Yani prensip sahibidir. Bundan dolayı da, düşmanlarının bile saygısını kazanmıştır.

Yahudiler de, ülkü sahibi olmanın ikinci bir ibret verici örneğidir. Korkaklığı atasözü haline gelen bu millet, bugün, bir milli ülkünün ardında, herhangi bir millet kadar cesaretle çarpışıyor. Milli kahramanlar ve bu milli kahramanlar, idama mahkum edildikleri ve bağışlanma dileğinde bulunurlarsa ölümden kurtulacakları halde, İngiltere'den af dilemeyerek milletlerine şeref vermek suretiyle ölüyorlar. Bu milli ülkü sayesinde, Filistin'deki yarım milyon yahudi (O zaman Filistin'de yarım milyon Yahudi vardı), yalnız Araplarla değil, koca İngiltere ile savaşı göze alıyor, Amerika'ya meydan okuyor. Milli ülküye yapışmak sayesinde Yahudiler o kadar kuvvetlenmişledir ki, bugün İngiltere imparatorluğu onlara karşı bir şey yapamıyor. Tebaasında bir tek kişinin hapse atılmasını savaş sebebi saban İngiltere, bugün, İngiliz askerlerinin öldürülmesine, İngiliz subaylarının kaçırılıp dayak atılarak horlanmasına, masum İngiliz çavuşlarının Yahudiler tarafından canice asılmasına ses çıkaramıyor.

Bütün bunların en önemli sebebi Arapların ve Yahudilerin olağanüstü kuvvetli olmasıdır. Bu kuvvet maddi değil, manevidir, Yani ülkü kuvvetidir.

Kızılelma ülküsüne 'tehlikeli maceracılık' diyenler, bugünkü Araplar ile Yahudilere bakıp düşünmelidirler. Hele Yahudiler 2000 yıl önce kaybettikleri vatanlarını yeniden ele geçirmek ve yalnız kitaplarda kalmış olan İbrani dilini diriltip bir konuşma dili haline getirmek uğrundaki çalışmaları ile dünyaya örnek olmuşlardır.

Biz ise bir yandan 'bir Türk dünyaya bedeldir' vecizesine inanmış görünürken, bir yandan da kendimizi baltalayıp inkar ettik. Büyüklükten korktuk. Küçüklüğü benimsedik ve milli ülkü ile delilik diye alay ettik. Güvenlik Konseyindeki seçimler göstermiştir ki, kimseden bir şey istememek, herkesle hoş geçinmek, ittifaklar yapmak bir millete itibar sağlamıyor. Kızılelma ülküsünü bir delilik sayacaksak, büyüklükten değil, yaşamaktan da vazgeçmeliyiz. 'Tarihi görevini yapmış ve artık ölmeye yüz tutmuş bir topluluk' olmayı kabul etmeliyiz. Eski Asurlular, Hititler, Romalılar gibi haritadan silinmeye razı olmalıyız. Buna razı değilsek milli ülkünün peşine düşmeliyiz ve demiryolu yapmakla birkaç fabrika kurmayı ülkü diye göstermek gafletinden çekinmeliyiz.

ülküler için 'maddi faydası nedir?', 'uygulanabilir mi?' diye düşünmek doğru değildir. Hiçbir inanç riyazi mantığa vurulmaz. Tanrı'nın varlığı da riyazi metod ile isbat edilememiştir. Fakat yüz milyonlarca insan ona inanmakta ve bu inançtan güç almaktadır. ülküler de böyledir.

Kızılelma ülküsünün gerisinde savaşlar ve büyük sıkıntılar görüp de korkanlar bulunabilir. Kendi rahatı ve keyfi kaçmasın diye insanlık davası (!) güdenler, ülküyü inkar edenler her zaman, her yerde çıkabilir. Fakat bir milletin içinde büyük bir çoğunluk milli ülküye inandıktan sonra, geri kalanlar da ister istemez bu milli akıntıya uymaya mecburdurlar. Bizim için önemli olan, dost kılıklı yabancıların milli ülküyü güya milli çıkar adına baltalamasının önüne geçmektir.

Bir topluluktan ortak ülküyü kaldırın, insanların hayvanlaştığını görürsünüz. Ortak düşüncesi olmayan toplulukta, herkes, yalnız kendi çıkar ve zevkini düşünür. Böyle bir toplulukta fedakarlık, saygı, nezaket kalmaz. Bencillik, kabalık, rüşvet, iltimas ve namussuzluğun türküsü alır yürür. Maddileşmiş bir insan vatan için ölür mü? Bencil bir insan muhtaçlara yardım eder mi? Milletine inanmayan bir adam yabancı ile işbirliği yapmaz mı? Erdemi gülünç bulan birisi çalıp çırpmaz mı? Kızılelma, Türk milletinin manevi besinidir. Açlar yiyecek bulamadıkları zaman nasıl faydasız, zararlı, hatta zehirli nesneleri yerlerse; Türk milleti de 'Kızılelma' kendisine yasak edildiği için marksizm ve kozmopolitizm gibi zararlı ve zehirli fikirlere el uzatıyor.

Fakat artık bu devir kapanmıştır. Gittikçe uyanan milli şuur karşısında gafiller ve hainler, Türk milletini daha çok aldatamayacaklardır. Kızılelmanın yolunu kapatamayacaklardır.

Ziya Gökalp'ın mısraları düsturumuz olacaktır:

Demez taş, kaya
Yürürüz yaya...
Türküz, gideriz Kızılelmaya.

       

TüRK DESTANLARI

Bütün dünya edebiyatlarında olduğu gibi Türk Edebiyatının da ilk örnekleri destanlardır. Türk edebiyat geleneği içinde "destan" terimi birden fazla nazım şekli ve türü için kullanılmış ve kullanılmaktadır. Eski Türk Edebiyatı nazım şekillerinden mesnevilerin bir bölümü ve manzum hikayeler, Anonim edebiyatta ve Ãşık edebiyatında koşma veya mani dörtlükleri ile yazılan veya söylenen ferdi, sosyal,tarihi, acıklı veya gülünç olayları tahkiye tekniği ile çeşitli uslûplarla aktaran nazım türüne ve bu yazıda ele alınan kainatın, insanlığın, milletlerin yaradılışını , gelişimini, hayatta kalma mücadelelerini ve çeşitli olay ve nesnelerle ilgili sebeb açıklayan ve Batı Edebiyatında "epope" terimiyle anılan eserlerin tamamı da Türk edebiyatı geleneği içinde "destan" adı ile anılmaktadır. Bütün dünya edebiyatlarının başlangıç eserleri olan destanlar, çeşitli konularda yaradılış hikayeleri yanında, milletlerin hayatında büyük yankılar uyandırmış bir kahramanın veya tarih olayının millet muhayyilesinde ortak sembol ve ifadelerle zenginleştirilmiş uzun manzum hikayeleridir. Destanlar bütün bir milletin ortak mücadelesini ortak değerler, kurallar, anlamlar bütünlüğü içinde yorumladığı ve yaşatıldığı toplumun geçmişini ve geleceğini temsil ettiği için dünya edebiyatının en ülkücü eserleri olarak kabul edilirler. Destanlar her zaman tarihi gerçekleri doğru biçimde nakletmezler. Destanlarda tarihi olay ve kahramanlar milletin ortak bilinçaltının, vicdanının istek, beklenti ,doğruları ve değerleri ile idealleştirilir, eski hatıralarla birleştirilerek tarihi gerçekmiş gibi anlatılırlar.Her milletin milli kimlik ve nitelikleri, ortak dünya görüşü , hatıra ve beklentileri yanında kusurları ve yanlışları da destanlarına yansır. Cihangirlik tutkusu, kuvvet, binicilik ve savaşcılık yanında verdiği sözde durma , acizlere ve mağluplara hoşgörü ile yaklaşma, yardımcı olma Türk destanlarında dile getirilen ortak değer ve kabullerdir. Türk destanları,kainatın, insanın, kadının ve erkeğin yaradılışı, Türk milletinin doğuşu, çeşitli Türk devletlerinin kuruluş gelişme, çöküşleri, zafer ve yenilgileri gibi konularla beraber pek çok sebeb açıklayıcı efsaneyi de içinde barındırır. ilk örneklerinin manzum olduğu kabul edilen Türk destanlarından Kırgız Türkleri arasında yaşayan Manas destanı dışında bütünüyle günümüze gelebilen örnek bulunmamaktadır.Diğer Türk destanları çeşitli kaynaklarda özet, epizot, hatıra, kısaltılmış seçme metinler halinde bulunmaktadır.

Türk tarihine anahatlarıyla bakıldığında Türk hayatı fetihlerle başlamış ve yeni toprakları yurt edinerek gelişmiştir. ilk anayurt olan Orta Asya hiç bir zaman terkedilmemiştir. Türk halkları ilk anayurt olan Orta Asya'dan itibaren dünya coğrafyası üzerinde geniş alana yayılmış ve bugün yedi Türk cumhuriyetinde, pek çok özerk toplulukda ve çeşitli devletlerin idaresinde azınlık halinde yaşamaktadır. Türk kültürü de tarih ve coğrafyadaki çok boyutluluğa paralel olarak çeşitlenmiş farklı seviye ve birikimlerle zenginleşerek ve farklılaşarak ancak ilk kaynaktan gelen ortaklıklarını sürdürerek günümüze ulaşmıştır. Bu sebeble Türk destanları da tarihi ve coğrafi çok boyutluluğun getirdiği dil ve kültür dairelerine paralel olarak çeşitlenmiştir. Türk destanları, anahatlarıyla kültür dairelerine, kronolojik ve içinde teşekkül ettikleri veya muhafaza edildikleri siyasi birliklere göre şöyle sınıflandırılmaktadırlar:

İlk Türk Destanları

1.Altay - Yakut
Yaradılış Destanı
2.Sakalar Dönemi
a.Alp Er Tunga Destanı
b.şu Destanı
3.Hun Dönemi
Oğuz Kağan Destanı

Oğuz Kağan Destanı-1-

Oğuz Kağan Destanı-2-

Oğuz Kağan Destanı-3-

Oğuz Kağan Destanı-4-

Oğuz Kağan Destanı-5-

Mete Destanı

Tokuz(Dokuz) Oğuz Destanı


4.Köktürk Dönemi
a.Bozkurt Destanı
b.Ergenekon Destanı
5.Uygur Dönemi
a. Türeyiş Destanı
b. Göç Destanı

İslamiyetin Kabulunden Sonraki Türk Destanları

1.Karahanlı Dönemi
Satuk Buğra Han Destanı
2.Kazak-Kırgız Kültür Dairesi
Manas
3.Türk-Moğol Kültür Dairesi
Cengiz-name
4.Tatar-Kırım
Timur ve Edige Destanları
5.Selçuklu-Beylikler ve Osmanlı Dönemleri
a.
Seyid Battal Gazi Destanı
b. Danişmend Gazi Destanı
c.Köroğlu Destanı

 

 

uuuuuuuu_kurt.gif 

 

 

 

 

 

ÜLKÜCÜ :

1- Müslüman - Türk Gençliği'nde olması gereken bütün hususiyetleri bünyesinde toplamaya çalışan insandır.

2- O, Müslüman ; Türk kimliğine sahip olmak gayretinde iken; eksiklerini süratle tamamlamak azminde olan ve Türk – İslam Ülküsü ışığında yaşamaya çalışan gençtir.

3- Ülkücü insan; Allah'a (cc) kul, Peygamber'e (sav) layık ümmet, Atalar'ına layık fert olmak kavgasını veren, hem nefsiyle hem de gayri İslami yapıyla mücadele eden kişidir.

4- "Vatan sevgisi imandandır" hadisi şerif mucibince kareket eden milliyetçi insandır.

5- Ülkücü: Söz ve fiilleri ile savunduğu davanın temel ölçüleriyle çatışmayan idealisttir.

6- O, cesaret timsali, sadakat abidesi ve yüksek vasıflı örnek insandır.

7- Ülkücü, teşkilat hiyerarşisine uyan ve inanan görevini en iyi şekilde yapan disiplinli ve düzenli insandır.

8- O, karşı olduğu sistem içinde kendi nizamının gerektiği şekilde yaşayan insandır.

9- Ülkücü adamın adam değil davasının adamıdır.

10- Ahlaksızlığa, yoksulluğa, inançsızlığa ve köksüzlüğe karşı verilen mücadelede birbirinden güç olan ülkücüler, her şartta hak bildikleri yolda yürüyen

ALPERENLERDİR !

 

biz_bu_ulkeyi_karsiliksiz_sevdik.gif 

 

 

 

bozkurtlar.jpg 

 

 

 

 

 

 

 

                       

 

 

img111/4493/asenaezgiadsz6qt8sapq6.gif

 

 

REİS irtibat:     reis__003@hotmail.com

                                       afyonlureis@hotmail.com


Tüm Yorumlar ( 9 ) :: Yorum Yaz :: Baglantı


18.4.2006 - BAŞBUĞUN HAYATI

 

img201/3808/asenaezgipusatde3.gif

 

img142/5950/titreyenuchilalgl6.gif <****** type=text/**********>setImgWidth();

 

 

turkiyebouge.gif                                img149/6510/kurtky8.gif

    

                                                                                                   

 

 

img258/2257/basbug6em0.jpg

UNUTMADIK, UNUTMAYACAĞIZ, UNUTTURMAYACAĞIZ... RUHUN ŞAD, MEKANIN CENNET OLSUN BAŞBUĞUM...
 
 
 
 
 

 

 

 

      Gerçekler; siyah beyaz kadar, çok ayrı yerlerde yer alırlar! Bu itibarla da bizler üzerinde yorum yapmak gerçeklere nasıl baktığınıza bağlıdır. Yorumlara asla duygusal açıdan yaklaşamayız. Zira her gözün gördüğü, göründüğünden farklı olabilir! Bizler uçsuz bucaksız bir denizdik. Bazen sessiz sakin, bazen gürültülü ve haşin. Ama hep bir ve bütündük. Her zerresi diğerine dayalı...

 

      

 

“Türk Milletine Bizans‘dan gecme bir Hastalik vardir. Gevseklik, lâubalilik, dedikodu, fitne, fesat, terbiyesizlik, birbirini begenmemek, sir saklayamamak, rast gele lâf söylemek... Bu hastalik sizde de var. Bu hastaligi tedavi etmeniz lâzimdir. Bu hastaligi tedavi edemezseniz,  kendinize yol seciniz. Milliyetci Hareket’te bir saniye daha fazla kalmayiniz. Benimle dava arkadasligi edecekseniz, her seyden önce vasifli Türk olmaya mecbursunuz. Türk Milletini batiran, Bizans’i batiran, Osmanli Imparatorlugunu batiran hastalik budur.”

 Göc ...
Kutludagi caldirdigimiz günden beri âdeta Türkün mukadderati olan göc...
Milletimizin yetistirdigi son Ba$bugun hayat hikâyesinin baslangicinda da göc var.

 

Yıl 1860
Orta Anadolu'da, Kayseri'nin, Pınarbaşı İlçesi'nin Yukarı Köşkerli Köyü'nde meskun Avşar Obalarından Koyunoğlu ailesi bir toprak meselesi yüzünden kavgaya girişince Sultan Abdülaziz'in fermanıyla Kıbrıs'a sürgün edilir.

Yıl 1917
Kasım ayının 25'i, öğle vakti, yer, Lefkoşe, Haydarpaşa Mahallesi Kirlizâde sokağı 13 numaralı mütevazı evde, Kıbrıs'a yerleşen Koyunoğlu soyuna mensup Tuzlalı Ahmet Hamdi Bey ve eşi Fatma Zehra Hanım'ın Ali Arslan adını verdikleri oğulları dünyaya gelir.

Yıl 1921
4 yıl 4 ay 4 günlük Ali Arslan, annesi tarafından yıkanır, yeni elbiseler giydirilir ve devrin âdetince fesi mücevherler ile süslenerek Sarayönü İlkokulu'na (Sıbyan Mektebi) gönderilir. Sarıklı ve mübarek bir Osmanlı uleması olan Hoca Efendi'nin dizi dibine çöken Ali Arslan'ın ağzından çıkan ilk söz bir "Besmele"dir. "Ey Rahman ve Rahim olan Allah'ım, annem beni yetiştirdi bu mektebe yolladı, okuyup yetişip, milletime hizmet etmek istiyorum" dermişcesine bir "Besmele"dir, Ali Arslan'ın ağzından dökülen...
Birbirinin ardı sıra gelen İlkokul ve Rüştiye yılları ve herbiri birbirinden daha değerli Hüsnü Bey, Selahattin Bey, Mehmet Asım Bey, Ragıp Tüzün Bey, Turgut Bey, Osman Zeki Bey ve Faiz Kaymak gibi Türklük ve Türkçülük şuuruyla bilenmiş birer hançer olan hocalarından feyz alır. Onlar Ona müfredatla beraber Kıbrıs Türklerinin yalnız olmadığını Devlet-i Âli Osman bakıyesi hür ve müstakil Türkiye'nin yanısıra yeryüzünde kendileri gibi bahtsız esaret altında milyonlarca Türk olduğunu da öğretirler. Dahası Osman Zeki Bey, Ali Arslan'ın adını âdeta senin adın "Alparslan olsun" ve "Sultan Alparslan'a denk bir yiğit Türk ol", diyerek değiştirir.

Küçük Alparslan'ın doğup, yetiştiği o yıllarda, Piyale Paşa yadigârı Kıbrıs, sevgili Yeşiladamızın tamamı İngiliz İşgali altındadır ve Türk'ün istiklâlini kaybetmesinin ne demek olduğu Onun ruhunun derinliklerine şuurunun uyanmağa başladığı günden, çocukluk yıllarının başlangıcından başlayarak siner. O her gece Türkiye'ye gidip asker olmayı ve gelip ata-baba ocağını kurtarmanın düşüyle uyur, uyanır.

Yıl 1933
Alparslan'ın artık işgal altında, esaret altında yaşamağa dayanacak gücü kalmamıştır. Babası Ahmet Hamdi Bey'i ve Annesi Fatma Zehra Hanım'ı ikna eder, aile mallarını satıp savar yanlarında oğulları Alparslan ve kızları Dervişe olduğu halde, ak toprakların, hür toprakların, Türk'ün Türk olduğundan utanmadığı, boynunun eğik olmadığı toprakların, anavatanın, Türkiye'nin yoluna düşerler; Viyana vapuru ile ver elini İstanbul...

Ailesi İstanbul'a yerleşince Alparslan'ın ilk işi Kuleli Askeri Lisesi'ne kayıt olmak olur. Artık O yüreğinin Onu çağırdığı yerde ve düşlerinin peşindedir. O düşlerini düşleyen başkaları da vardır İstanbul'da... Derlenip toparlanmışlar, Türklük, Türkçülük ülküsünün O bir daha hiç inmeyecek olan bayrağını açmışlardır. O yüce Dilek, O aziz ülkü, O muhteşem düşler, özellikle, bir ülkü devi olan Atsız Hoca'nın canevinde, ocağında pişer ve sohbetlerle, şiirlerle, dergilerle, romanlarla mektuplarla Türk aydınlarının gönlüne cemre cemre düşmekte ve yayılmaktadır. Onlarla tanışır, buluşur, genç Alparslan Türkeş.

Yıl 1936
Kuleli Askeri Lisesi'ni pekiyi derece ile asteğmen olarak bitirince Ankara ve Harp Akademisi yılları başlar. 1938'de Harbiye'den mezun olur, artık O Türk Ordusu'nun genç bir teğmenidir ve Türk Milleti'nin emrindedir.

Yıl 1940
Isparta'da gönlünü Muzaffer Ana'ya kaptırır ve evlenirler. Ayzıt, Umay,Selcen,Sevenbige (Çağrı) ve Yıldırım Tuğrul adlı çocuklarla çiçeklenir bu evlilik vebozkurtların Muzaffer Anası'nın 1974 yılında elim kaybından sonra 1976 yılında, Seval Hanım'la yaptığı ikinci evliliğinde de Tanrı Onu Ayyüce ve Ahmet Kutalmış adlı iki evlât daha vererek sevindirecektir.

Yıl 1944
3 Mayıs Ankara'da bir gösteri veya yürüyüş eski tabirle nümayiş vardır. Türk'ün, Türklüğün ölmediğini, ölmeyeceğini ve yükselen Türkçülük bayrağının bir daha hiçbir şekilde inmeyeceğini gösteriyorlar. Hem dosta, hem düşmana... Hem devlet hizmetindeki gafillere, hem de yurda sızmağa çalışan hainlere, Asya bozkırlarında yaratılan bozkurt soyluların bozkurt torunlarının, bir kaç çakalın günü birlik menfaatleri için göz yumdukları kızıl yılanın farkında ve onun başını ezme azminde olduklarını gösterirler.

ŞÃ¢irin "Öz yurdunda garipsin, özvatanında parya" dediğince tutuklanır Türkçüler... Devrin dalkavuk iktidarının uyduruk nedenlerle açtığı Türkçülük-Turancılk Davası başlar. Türkçüler tabutluklara atılırlar, işkencelere uğrarlar. Türkiye'de Türk Milliyetçisi olmanın bedelidir bu... Genç üsteğmen Alparslan Türkeş'te bunlar arasındadır. 20 Ekim 1944'te kendisini mesnetsiz "vatan hainliği" suçlamasıyla sorgulayan savcıya "Diğer sanıklar gibi bana da vatan hainliği isnad edilmiştir. Bunu şiddetle redderim. Ben yeryüzünde herşeyden çok milletimi ve vatanımı severim" diye haykırır. Ancak mahkeme tarafından, 9 ay 10 gün hapis cezasına çarptırılır ve bir yıldır hücre hapsi yattığı için tahliye edilir. Kendisine verilen cezada daha sonra Askeri Yargıtay tarafından bozulur ve 2. numaralı mahkemede beraat eder. Bu onun Türk Milliyetçisi olduğu için zindanlara ilk atılışıdır ve son olmayacaktır. ülkücü olmak çileye talip olmaktır, nimete, ikbale değil. O da Türklük ülküsü için zaman zaman şiddeti artan çileyi bir ömür boyu bir an bile tereddüt etmeksizin ve yakınmaksızın, çekmiş ve çile çekmeyi şeref bilmiştir.

Yıl 1947
Alparslan Türkeş ve 15 diğer Türk subayı, A.B.D. Kara Harp Akademisi ve Piyade Okulu'nda iki yıllık bir süre eğitim görürler. Bu arada ülkemizden Kars ve Ardahan civarıyla Boğazlardan üs talep eden Sovyetler Birliği'nin komünizm maskesi ardına saklanmış, o eski ve değişmez "moskofluğu" ayan beyan ortaya çıkar. Bu atmosferde yurda dönen Alparslan Türkeş Gelibolu ve Çankırı'daki görevlerinden sonra 1951 yılında kurmaylık sınavını kazanır ve 1955 yılında Harp Akademisi'nden Kurmay Binbaşı olarak mezun olur.

Yıl 1955
Dış görev için açılan sınavı kazanarak A.B.D. Pentagon'da NATO Türk Temsil Heyeti üyeliğine atanır. Bu arada (................) üniversitesi'nde Uluslararası Ekonomi eğitimi görür. 1957 yılında Türkiye'ye döner.

Yıl 1959
Almanya'ya Atom ve Nükleer Okulu'na gider. Bu okulu başarıyla bitirdiğinde artık bir Kurmay Albay'dır.

Yıl 1960
Tarih 27 Mayıs öteden beri örgütlenen ve memlekette kardeş kavgasını önleyerek bazı reformlar yapmayı hedefleyen Milli Birlik Komitesi'nin ülke yönetimine el koyduğunu açıklayan bildiriyi radyodan okuyan kişi ve "İhtilâl'in kudretli Albayı"dır. Kurmay Albay Alparslan Türkeş İhtilâl hükümetinde Başbakanlık Müsteşarlığı görevini üstlenir. Bu vazifesi esnasında Devlet Planlama Teşkilatı, Devlet İstatistik Enstitüsü ve Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü gibi kurum ve kuruluşları kurar.

Ancak Milli Birlik Komitesi arasında ortaya çıkan anlaşmazlıklar nedeniyle, 13 Kasım 1960'ta Kurmay Albay Alparslan Türkeş ve "ondörtler" olarak bilinen arkadaşları Komite'nin diğer üyelerince emekliye sevkedilerek tasfiye edilirler ve zorla evlerinden alınıp yurtdışında görevlendirilmek bahanesiyle sürgün edilirler. O da 19 Kasım'da Türkiye'nin Hindistan Büyükelçiliği müşaviri sıfatıyla sürgüne gönderilir.
1961-62 1963 yılına kadar 2,5 yıl, yönetimi elinde bulunduranlarca Alparslan Türkeş'in Türkiye'ye dönmesine müsaade edilmez.

Yıl 1963
Tarih 23 Mart Alparslan Türkeş sürgünden yurda döner.
Dava arkadaşlarıyla birlikte kadro oluşturup partileşmek amacıyla "Huzur ve Yükseliş Derneği" adlı bir dernek kurar.

Kısa bir süre sonra Talat Aydemir'in giriştiği darbe teşebbüsüne karıştığı iddiası ile tutuklanır ve Mamak Askeri Cezaevi'nde dört ay hücre hapsinde yatar, yargılanır ve beraat eder.

Yıl 1965
Tarih 31 Mart saat 11:00 de Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi'ne katılır.
Kısa bir zaman sonra 1 Ağustos 1965 tarihinde Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi Büyük Kurultayı'nda Genel Başkan seçilir. Aynı yıl yapılan genel seçimlerde Ankara milletvekili olarak parlamentoya girer.

Yıl 1969
Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi'nin adı Milliyetçi Hareket Partisi amblemi de üç Hilâl olarak değiştirilir. O yıl yapılan genel seçimlerde Adana milletvekili seçilir.

31 Mart 1975-13 Haziran 1977 ve 1 Ağustos-31 Aralık 1977 tarihleri arasında Süleyman Demirel başkanlığında kurulan I. ve II. Milliyetçi Cephe koalisyon hükümetlerinde MHP Genel Başkanı olarak, Başbakan Yardımcılığı ve Devlet Bakanlığı yapar.

ülkü Ocakları, Büyük ülkü Derneği ve diğer mesleki örgütlenmeler başlar.
1968 yılından itibaren marksist ve bölücü gençlik hareketleri üniversitelerde yuvalanır ve üniversite özerkliğinden istifade ederek buraları silah, cephane deposu, "Komünist Devrim" için üs haline getirirler. üniversiteler işgal altındadır. Her yer Lenin'in Stalin'in Mao'nun resimleri ve komünist sloganlarla doludur. Komünist yeraltı örgütleri "şehir gerillası" mı "kır gerillası" mı tartışmaları yapmakta okullara kendilerine tabi olanlardan başka hiç kimseye hayat hakkı tanımamaktadırlar. Bunun üzerine Başbuğ Alpaslan Türkeş toplanan çok az sayıdaki gence verdiği seminerlerle onları komünizm konusunda aydınlatmağa ve alternatif olarak da Türk Toplumculuğunu, Türk Milliyetçiliğini anlatır. Kısa zamanda çoğalan gençler örgütlenmeğe başlarlar. Doktriner Türk Milliyetçiliği safhası başlamıştır. Türk Milliyetçileri Dokuz Işık, dokuz prensip etrafında toplanırlar.

Bu gelişmelerden rahatsız olan Türklük ve Türkçülük düşmanları özellikle de Komünist örgütler kendilerine okulda, fabrikada, köyde, kentte, dağda her yerde ama heryerde karşı çıkıp mücadele eden ülkücü Hareket'e karşı savaş ilan ederler ve 12 Eylül 1980'e kadar 5000 civarında ülkücüyü şehit ederler. Devlet'in zaaf içinde olduğu düşünülen "zinde güçler"i birşeylerin daha doğrusu ihtilâlin şartlarının "olgunlaşması" için daha fazla kanın akmasını beklemektedirler.

Başbuğ için 1978, 1979, 1980 yılları bir çoğunu bizat kendisinin yetiştirdiği binlerce ülküdaşının komünist çetelerce katledilişini gördüğü, kan ağlayan bir yürekle her şeye rağmen kaybetmeriği soğukkanlılığıyla bir iç savaşı önlediği ızdırap dolu yıllardır.

Yıl 1980
12 Eylül sabahı pusudakiler yeterince olgunlaşan şartların neticesi ihtilâllerini yaparlar. Başbuğ Alparslan Türkeş ve Türkiye'nin komünist bir ihtilâle kurban olmasını engelleyen ülkücü Hareket sanık sandalyesinde, idam sehpalarındadır. Mamaklar ve C5'ler bu sürecin şekillendiği mekânlardır.

Başbuğ 12 Eylül'den üç gün sonra saklandığı yerden ortaya çıkıp teslim olur. Cunta tarafından tutuklunan Başbuğ, önce 1 ay Uzunada'da daha sonrada Ankara Askeri Dil Okulu'nda ve hastalandığı dönemde de Mevki Hastahanesi'nde 4,5 yıl hapis yatar. O ve 218 ülkücünün idamı istenilir, 9 Nisan 1985'de beraat eder ve tahliye olur.

Yıl 1987
Tarih 6 Eylül, yapılan referandum neticesi diğer siyasilerle birlikte Başbuğ'a da konulan siyaset yapma yasağı kalkar ve Başbuğ Milli ülküyü iktidar yapmak davayı kitlelere anlatmak için yine meydanlardadır.

Yıl 1987
Tarih 4 Ekim, Milliyetçi Çalışma Partisi olağanüstü kongresinde Genel Başkan seçilir.

Yıl 1991
20 Ekim 1991 Genel Seçimleri'nde MÇP'nin RP ve IDP ile yaptığı seçim ittifakı neticesi Yozgat milletvekili seçilir. Başbuğ, son kez T.B.M.M.dedir. Bu dönemde ülkemizi kasıp kavuran bölücü teröre karşı en etkili mücadeleyi O gerçekleştirir.

Yıl 1992
27 Aralık 12 Eylül'ün kapattığı partilerin tekrar açılabilmesini sağlayan değişiklikler neticesi toplanan MHP'nin son kurultay delegeleri, MHP'nin isim ve amblemini MÇP'nin kullanabilmesine karar verirler.

Yıl 1992
Tarih 24 Ocak, MÇP'nin 4. Olaganüstü Kurultayı toplanır ve partinin adını MHP, amblemini üç Hilal olarak değiştirir.

 

 

Ve YIL 1997

Tarih 4 Nisan...
Karlar altinda milyonlarca aglayan insan...

YATTIGIN YERDE RAHAT UYU BA$BUGUM.
TOPRAGIN BOL,MEKANIN CENNET OLSUN.

Unutmadik...

Unutturmayacagiz!!!


                                                                                             

NİSAN BULUTLARI

Nisan bulutları ağlarken gidişine
Sulu sepken gözyaşlarıyla,
Ya Allah Bismillah
Sesleri sedalandı gökyüzünde.
Yağmur ağladı, kar ağladı.
Sevdan kavgan kavgamızı
Yeniden kuşandı yüreklerimizde,
Gün batarken.
Fırtınalar çağrıştıran mevsimler
Adını muştuladılar bahara,
Yeryüzü sarsıntısı sana yakışan.
Binlerce yıldız,
Ölümünle ulunanan bedenlere,
Nisan bulutları ağladı gidişine,
Sulusepgen göz yaşlarıyla,
Ya Allah Bismillah
Sesleri sedalandı gökyüzünde.
Toprak ağladı mezer ağladı,
Yeminli yüz binler
Bir ölür bin diriliriz derken
Sedalanan tekbirle,
Ki; arş-ı alada çakan şimşeklerin
Gürlediği günde.
Şehitler sayısınca bozkurt olur,
Ötüken sırtlarında

Asya çekik göçleri onun,
Göçebe hüzenler taşırken dağlar ardına,
Nafile düştü vuslatı senin ölümünle.
Yetim yazgılı çocuklar ağladı gidişine,
Mayısta binbir tane tomurcuk,
Minnacık yüreklerde hüzün,
Bu güz,
Boynu bükük kalacak çiçeklerin diye,
Tohum ağladı, tomurcuk ağladı,
Hamile kadınlar ağladı,
Doğacak çocuklar,
Ya sana benzemezse diye.
Yaşamayan bilmez bizi,
Dıştan görmek ile
Yeminli yüz binler uğurladı
Seni tekbirlerle,
Aşikar olurken gizler yürek acısını
Gerçek çehrelerde,
YA ALLAH BİSMİLLAH ... ALLAHUEKBER!..

Nisan bulutları ağlarken gidişine,
Sulu sepken gözyaşlarıyla,
Ya Allah Bismillah
Sesleri sedalandı gökyüzünde.
Sen bizi, biz seni
Nisan'ın isyanının da uğurlarken
Mayıs kavliyle
Hakkını helal et diye,
Gökyüzü, yeryüzü bir beden olduk,
Fanilik hissini tadarken
Göçebe bedenler
Toprak ağladı mezar ağladı
Yeminli yüzbinler bir ölür bin diriliriz derken
Sedalanan tekbirlerle,
Ki; arş-ı alada çakan
Şimşeklerin gürlediği günde
Şehitler sayısınca bozkurt ulur
Ötüken sırtlarında

Başbuğ Alparslan TÜRKEŞ

 
     
 
 
     
 
"Düşümde gördüm seni
Sevdası gurbet olmuş  bir kara kışta
Yolcu ediliyordun, Bozkurtlar'ın omuzlarında
Yamtarlar'ın, Sancarlar'ın, Afşinler'in uçmağına...
Marşlar söylüyorduk ardından
Yastığımız mezar taşı
Yorganımız kar olsun
Biz bu yoldan dönersek namus bize ar olsun!"
 
 
     
 
 
     
 

Gidişin!...
Alev yanığı öfkemizin ardına düşmüş
Hüznümüzü fotoğraflayan son andır
Sensizliğe alışmak, seni söylemektir
...ötesine düşen her sözde!

 
     
 
 
     
 

     Kahrolası bir 4 Nisan gecesi Hakk'a uğurladık O'nu.

     Gidişi yüreğimizde öyle derin bir yara açmıştı ki,  leş kargaları heveslenmekten kendini alamamıştı. Zaten öyle düşünmemeleri imkansızdı. Çünkü ülkücüler yıkılmıştı, Başbuğ'ları Hakk'a yürümüştü, yalnız kalmıştı bozkurtlar, boyunları büküktü, "Başbuğ ölemez, biz onsuz ne yaparız?" diyorlardı. Bozkurtlar ağlıyordu, inliyordu.

     Allah-u Teala (c.c.) şahittir ki hiçbir lider böyle sevilmemişti, sayılmamıştı. Hiçbir lidere böyle bağlanılmamıştı. Çünkü O, Başbuğ'du. Benim, senin, onun, herkesin Başbuğ'uydu o.  Ama kim tahmin edebilirdi ki O da bir gün ölecek diye. Hayır Başbuğ'um ölmedi, ölmedi.

     Çünkü; "Başbuğlar ölmez, ölmez, ölmez..."

 
     
 
 
     
 

     Başbuğ gitmeden önce bir vasiyet bıraktı bize. Çünkü o herşeyin bilincindeydi. Bir gün göç vaktinin gelecegini biliyordu, bir gün uçmağa varacağını biliyordu

 
     
     
 
Emanet olan davayı kucakladım.
Hiç arkaya bakmadan tereddütsüz,
Hiç bir şeye aldırmadan yürüyorum,
İleriye doğru yürüyorum.
Hızlanıp koşmak gayreti içindeyiz; Koşacağız.
İleriye gittikçe geride kalmayıp beni takip edin!
Bu mücadelede herhangi bir sebeple ben düşersem;
Bayrağı kapın, daha ileriye gidin!...
 
 
     
 
 
     
 

     Ve dediği gibi birgün, hiç haber vermeden gitti. Yokluğunu çok  hissettik, hala da hissediyoruz. Ama elden ne gelir ki; Dünyanın kanunu böyle. Biri gelir, biri gider.

     Giden Başbuğ olsa bile...

 
     
 
 
     
 

 
     
     
 

Ruhun şad, mekânın cennet olsun Başbuğ'um!...

 
 

 
Türk eşine, Türk eşine, kıyar mı hiç Türk eşine,
Bütün dünya kurban olsun, Türk'ün Başbuğ Türkeş'ine.
 

 

MHP Genel Başkanı

Dr. Devlet BAHÇELİ ,



1948 yılında Osmaniye’de doğdu. Yörede Fettahoğulları olarak bilinen geniş bir Türkmen ailesine mensuptur.

İlk öğrenimini Osmaniye’de, orta öğrenimini İstanbul’da tamamlayan Dr. BAHÇELİ , üniversite öğrenimini Ankara İktisadi ve Ticari Bilimler Akademisinde yaptı.
Dr. BAHÇELİ , başlangıcından itibaren Ülkücü Hareket’in her kademesinde görevler üstlenerek Büyük Ülkü Davası'na hizmet etti. Dr. BAHÇELİ , 1967 yılında Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisinde öğrenci iken Ülkü Ocağı Kurucusu ve yöneticisi olarak görev aldı. 1970-1971 yıllarında Türkiye Milli Talebe Federasyonu Genel Sekreterliği görevlerinde bulundu. Dr. Bahçeli , bir yandan aktif olarak Ülkücü Hareket'te yeralırken, diğer yandan da ilmi alandaki çalışmalarını devam ettirmiştir.

1972 yılından itibaren Ankara İktisadi ve Ticari İlimler akademisi ve bağlı Yüksek Okullarda İktisat Bölümü asistanı olarak görev almıştır. Dr. BAHÇELİ , yine 1970’li yıllarda Ülkücü Maliyeciler ve İktisatçılar Derneği nin kurucularından, Üniversite Akademi ve Yüksekokullar Asistanları Derneğinin (ÜMİD-BİR) kurucularından, Üniversite Akademi ve Yüksekokullar Asistanları Derneğinin (ÜNAY) kurucularından ve genel başkanlarındandır. İyi derecede İngilizce bilen Dr. Devlet BAHÇELİ , Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde İktisat Doktorası yapmış ve aynı üniversitenin İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat Politikasında Ana Bilim Dalı’nda 1987 yılına kadar öğretim üyeliği görevini sürdürmüştür. Dr. BAHÇELİ yine bu süre içerisinde Türk-İslam alemi, Türkiye ve Dünya Ekonomisi, Türk Tarihi ve Dış Politika konularıyla ilgilenmiş ve bu alanlarda çalışmalar yapmıştır. 12 Eylül 1980 darbesinden sonra cezaevlerine doldurulan MHP ve Ülkücü kuruluşların yöneticileri ile mensuplarının haklı davalarının her platformda savunulmasında takdirle karşılanan çalışmalarda bulunmuştur.

Ülkücü kadroların yetişmesinde önemli görevler de üstlenen Dr. BAHÇELİ, Başbuğ Alparslan TÜRKEŞ tarafından göreve çağırılması üzerine 17 Nisan 1987 tarihinde üniversitesindeki öğretim üyeliği görevinden istifa etmiş, 19 Nisan 1997 tarihinde yapılan MÇP Büyük Kurultay’ında parti yönetimine seçilmiş ve Genel Sekreterlik görevine getirilmiştir.

MÇP ve MHP’nin yönetim kadrolarındaki görevi, günümüze kadar kesintisiz olarak sürmüştür. Çeşitli zamanlarda Genel Sekreterlik, Genel Başkan Yardımcılığı, Merkez Yürütme Kurulu Üyeliği, Merkez Karar Kurulu Üyeliği, Genel Başkan Baş-Danışmanlığı görevlerinde bulunan Dr. Devlet BAHÇELİ, 6.Temmuz.1997 tarihli 5. Olağanüstü Kongre sonrasında MHP Genel Başkanı görevini üstlenmiştir.

23.Kasım.1997 MHP 5. Olağan Kongresi’nde tekrar Genel Başkan seçilmiştir.

9Işık Doktrini


Gaye olarak düşündüğümüz şeyi evvela belirtmek ve ondan sonra bu gayenin gerçekleşmesini sağ/ayacak yollan görüşmek isabetli olacaktır. Gaye Türk milletini, insanca usullerle, en kısa yoldan, kendi gücüyle ayakta durabilecek, kuvvetli, müreffeh, mutlu, hak ve şereflerine sahip bir millet haline getirmek ve modern uygarlığın en ön safına geçirmektir.

İnsanlar nasıl her şeyden önce kendi kendilerine hürmetkar olmak, kendi benliklerini hürmet duygusu ile hissetmek mecburiyetinde iseler, milletlerin de kendi kendilerine hürmetkar olmaları, kendi varlıklarına güvenmeleri ve kendi varlıklarına duyulan saygı ve güvenle çalışmaları sayesinde mutluluğa ermeleri mümkündür.

Bir insanın, kendine saygısı yoksa, kendini aşağı görürse, kabiliyetsiz hissederse, o insanın büyük iş yapması, içinde bulunduğu çevreye yararlı olması mümkün olamaz. Bir insan bir hendeğe doğru "Ben bu hendeği atlayamam, gücüm yetmez, kabiliyetim yoktur endişesiyle ümitsiz ve tereddütlü gelirse, o hendeği aşamaz, atlayamaz. Bir insan kendine güvenerek "Ben kuvvetliyim, ben bu hendeği hiç yüksünmeden atlayabilirim" diye korkusuzca gelirse atlar. Zafer, hiçbir zaman mahvolduklarını zannedenler tarafından kazanılamaz. Milletlerin hayatı da böyledir. Milletler kendi varlıklarının değerini hissederler, kendi kudretlerine inanç duyarlar, kendi izzetinefislerini her şeyin üstünde tutabilirler ve kendi varlıklarına saygı duyarlarsa, uygarlık alemine büyük varlık gösterirler, büyük eserler meydana getirirler ve aynı zamanda kendi toplumları içinde yaşayan bütün insanları mutluluğa, refaha erdirirler. Bundan dolayıdır ki, biz prensiplerimizin başına milliyetçiliği koyuyoruz.

Milliyetçilik:

Dünya üzerinde insan toplulukları milletler halinde yaşamaktadırlar. Her millet kendi özelliklerini korumaya, geliştirmeye gayret etmekte ve kendi topluluğunu diğer milletlerden daha ileri, daha yüksek, daha refahlı yapmaya çalışmaktadır. Milletler arasındaki bu rekabet ve karşılıklı yarışma, milleti meydana getiren insanların müşterek duygular halinde birleşmeleri ve müşterek bir milli şuur etrafında toplanarak kendi toplum varlıklarını belirli hedeflere yöneltmek şuuruna sahip olmalarıyla mümkündür. Milletlerin faaliyetlerinde, yükselmelerinde ve kendi toplumlarını refaha kavuşturmak, geliştirmek çabalarında milliyetçilik şuuru ve milliyetçilik duygusu başlıca tesir yapan faktör olmaktadır. Milliyetçilik duygusundan yoksun olan bir toplumun millet manzarası göstermesi mümkün değildir. Milliyetçilik duygusuna sahip olmayan, milli şuura sahip olmayan bir topluluğun bir arada yaşaması mümkün değildir. Böyle bir duygudan ve şuurdan mahrum toplulukların dış olayların en ufak bir tesirine karşı kendilerini koruyamadıklarını, hatta dış tesirler olmasa dahi kendi kendilerine dağıldıklarını ve belirli vasıfları olan, belirli hedefleri olan bir topluluk hüviyetinden çıktıkların görmekteyiz.

Türk milletini yükselmesi ve tehlikelerden korunması, Türk milletini meydana getiren kişilerin teker teker milli şuur sahibi olmasına ve kalplerini millet sevgisi, vatan sevgisi ile çarpmasına bağlıdır. Bunun için milli doktrin Dokuz İşık'ın birinci ilkesi olarak milliyetçiliği koymuş bulunmaktayız. Şüphesiz burada bahis konusu edilen milliyetçilik Türk milliyetçiliğidir. Türk milliyetçiliği ne demektir? Türk milliyetçiliği, Türk milletine karşı beslenen derin sevgi, bağlılık duygusunun, müşterek bir tarih ve müşterek hedeflere yönelme şuurunun ifadesidir. Türk milliyetçiliği insani duygularla beslenen bir anlayıştır. Türk milliyetçiliği ki ne garazı esas kalmayan, sevgiyi esas alan bir düşünce tarzıdır. Milliyetçilik, milletinin sevmek, vatanının sevmek ve milletinin tehlikelere karşı korunması için her fedakarlığı göze almak duygusu ve düşüncesidir. Türk milliyetçiliği bütün Türkleri kardeş sayan bir düşüncedir. Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan ve kendisini Türk milletinin bir mensubu kabul eden herkesi kardeş sayan bir düşünce ve görüştür.

Türk milliyetçiliği Türk milletinin gözüyle olayları görmek ve değerlendirmek zihniyetini ifade etmektedir. İster Türkiye içinde olsun, ister Türkiye dışında olsun, cereyan eden her olayın Türk milletine zarar getirmemesini istemek, düşünmek ve denilebilir. Bunun yanı sıra Türk milletinin gerek Türkiye'de gerek Türkiye dışında meydana gelen olaylardan azami ölçüde yararlanmasını istemek,meydana gelen her olayın Türkiye'ye azami ölçüde yarar sağlamasını düşünmek ve bunun için çaba harcamakta Türk milliyetçiliğinin bir gereği olarak görülmelidir. Millet tarifini ele almakta Türk milliyetçiliğini belirlemek için yarar vardır.

Türk millet dediğimiz gerçek nedir? Bugün Türk milleti dediğimiz gerçeği şu şekilde tarif etmek mümkün. Müşterek bir tarihten gelen ve müşterek bir tarih şuuruna sahip bulunan, aynı dine mensup, aynı kültürle yoğrulmuş, aynı devleti kurmuş, yaşatmış ve bugün de aynı devletin sahibi ve bayrağı altında yaşayan, sınırları içinde yaşayan insan topluluğu Türk milletini teşkil etmektedir. Yani Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan ve Türklüğü benimseyen, aynı tarihe mensup, aynı tarih şuurunu taşıyan ve aynı kültürle yoğrulmuş, aynı dine mensup insan topluluğu bugünkü milletimizi meydana getirmektedir. Türk milleti tarifi, bu çizilen çizgilerin dışına ayrıca taşmaktadır. Türk milleti büyük bir millet olduğu için bugün dünya yüzerinde geniş sahalara yayılmış ve dağılmıştır. Bugün dünya üzerinde yaşayan aynı dine mensup, aynı tarihe mensup ve aynı dili konuşan Türk topluluklarının sayısı yüz yirmi milyon civarında tahmin edilmektedir. Bunların ancak üçte biri Türkiye sınırları içinde bulunmaktadır. Bugünkü Türkiye sınırları dışında kalan Türkleri Türk milletinden saymayacak mıyız? Bugünkü Türkiye Cumhuriyet sınırları dışında kalan Türkler de Türk milletindendir. Onlar da Türk milleti deyiminin içindedirler. Ancak Türkiye Cumhuriyeti sınırları dışında kalan Türkler başka topraklarda, başka milletlerin idaresi altında bulunmaktadırlar. Bugün dünya üzerinde biricik bağımsız Türk Devleti olarak Türkiye Cumhuriyeti bulunmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti bütün Türklük meselelerini sahibi ve temel varlığıdır. Bu bakımdan Türkiye Cumhuriyetinin birinci planda ele alınması ve korunması, yüceltilmesi başlıca konuyu teşkil etmelidir. Türk milletinden olmak, Türk milletini sevmek ve Türk devletine sadakatle hizmet aşkı taşımak, vatana bağlılık duygusu içinde bulmak ve Türk Milletinin yükselmesi için elinden gelen her fedakarlığı yapmak ve çalışmak duygusu ve şuurudur. Bu duygu ve bu şuuru taşıyan herkes Türk'tür. Kalbinde yabancı başka bir milletin özlemini özentisini taşımayan,kendisini Türk hisseden Türklüğü benimseyen ve Türk milletine, Türk devletine hizmet aşkı taşıyan herkes Türk'tür. İşte Türk milliyetçiliğinin temel görüşü budur. Bu görüş ışığında olayları değerlendirmek zorunluluğu vardır. Türk milliyetçileri sadece Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde bulunan Türklerle mi ilgilenecektir?

Türkiye Cumhuriyeti sınıriarı dışında kalan Türklerle münasebetlerimiz ve bunlara karşı tutumumuz ne olmalıdır? Bu sorulara verilecek cevap şudur: Türk milliyetçiliği, dünya üzerinde nerede Türk varsa onlarla ilgilidir. Onlara karşı derin bir sevgi ve ilgiyle doludur. Dünyanın neresinde Türk varsa bu Türklerin iyi durumda olmaları, bu Türklerin yükselmeleri, korunmaları, kendilerine mümkün olan her çeşit yardım ve desteğin sağlanması Türk milliyetçiliğinin şaşmaz düsturudur. Ancak Türk milliyetçiliği Türkiye Cumhuriyeti sınırları dışında bulunan Türklerle ilgisinde ve münasebetlerinde, bu ilgi ve münasebetlerin Türkiye Cumhuriyetimi tehlikeye sokmayacak, Türkiye Cumhuriyeti'ne zarar vermeyecek şekilde yürütülmesi prensibini esas alır.

Yurdumuzda iç politika mücadeleleri, politika menfaatleri dolayısıyla Türk milletinin yüksek davaları çiğnenmiştir; zarara sokulmuştur. Türkiye'de Turancılık görüşleri hakkında yalan yanlış iddialar ortaya atılmış ve Turancılık düşüncesi, Turancılık fikri kötü, zararlı bir düşünce olarak Türk milletine tanıtılma yoluna gidilmiştir. Yunanlılar için Enosis neyse, Ruslar için Panislavizm neyse, Almanlar için Alman Birliği neyse, Araplar için Arap Birliği neyse, İranlılar için Panaryanizm neyse, Türkler için de Turancılık odur.

Milliyetçilik, Türk milletine karşı beslenen derin sevginin ifadesidir. Kalbinde başka bir ırkın gururunu taşımayan ve kendisini samimi olarak Türk hisseden ve Türklüğe adayan herkes Türk'tür. Biz; Türk milletine mensup olduğumuza göre, bu milletin içinden çıkmış insanlar olduğumuza göre, elbette ki kendi milletimize karşı derin bir bağla bağlı olacağız ve bu milletin yükselmesi için, bu milletin haklarını daima her çeşit tesirlerden uzak, her şeyin üstünde bulundurulması için çalışmayı görev tanıyacağız. İşte bu sebeplerden dolayı bizim milliyetçiliğimiz, Türk milletine karşı duyulan derin, köklü bir sevgi ve Türk milletinin içinde bulunduğu müşkül durumdan bir an önce, en modern uygarlığın en ön safına geçirilmesini sağlamak duygusundan kuvvet alır. Milliyetçiliğimiz başkalarına karşı kin, garez duygularıyla beslenmez. Demek ki, Türk milliyetçiliği, Türk milletine karşı duyulan derin sevgi, bağlılık ve onu güç durumdan, baskıdan uzak, şerefiyle yaşayan, müreffeh, mutlu ve modern uygarlıkta en ön safa geçmiş bir hale getirmek isteği ve bu isteğin yarattığı duygudur. Birinci prensibimiz olan milliyetçiliğimizin özet olarak tarifi budur.

Bunun yanında Türkçülük kelimesini de ilave ediyoruz: Milliyetçiyiz, Türkçüyüz. Neden Türkçüyüz? Çünkü milletimiz Türk milletidir. Türkçülük ne demektir? Türkçülük, Türk milletinin hayatının her safhasında yapacağı her şeyin Türk ruhuna, Türk geleneğine uygun olması ve Türk'e yararlı olması amacının, fikrinin ön planda tutulmasıdır, Türkçe konuşacağı, Türkçeyi daima her şeyin üstünde tutacağız. Yapılacak her işte Türklük ruhuna, Türk'ün özelliğine uygun ve Türk milletine yararlı olması şartını göz önünden kaçırmayacağız. Türkçülüğün de kısaca tarifi budur. Birinci prensibimiz olarak aldığımız Milliyetçilik ve Türkçülük, kısaca yaptığımız bu izah ve tarifle işte bu şekilde ortaya konmuş oluyor.

ülkücülük:

ülkücülük batı dillerinden dilimize giren idealistlik kelimesiyle aynı olan bir anlam belirtmektedir. ülkücülük veya idealizm insan kafasının içinde elde edilmesi, varılması en mükemmel, en güzel, kendisini mutlu edecek hedeflerin tasarlanması ve bu hedeflerin gerçekleştirilmesi için arzu gösterilmesi ve çalışılması anlamını taşır. İnsanlar arasında idealistler yetişmeseydi insanlık bugün dünyayı aydınlatan birçok gelişmelerini, birçok alanlardaki yükselişlerini sağlayamazdı. Her gerçek, her fikir önce insanların kafasında bir hayal olarak doğar. İnsanlar hayal ederler. Hayal kurarlar. Bu hayalleri kendileri için iyi olan, kendilerinin özledikleri, elde etmekle mutluluk duyacakları birtakım istekleri, birtakım özleyişleri belirtir. İnsanlar hayalleriyle büyük ölçüde insan olurlar. İnsanlar hayalleriyle diğer canlılardan bir ayrıcalık gösterirler ve gerçekten insanlık vasfını kazanmış olurlar. İşte ülkücülük de yani idealizm de insanların ve insan toplulukların kendileri için varılması mutluluk sağlayacak, varılmasıyla en gelişmiş, en yükselmiş bir durum sağlayacak, bir hayalin düşünülmesi ve insan beyninde tasarlanarak şekillendirilmesidir.

Her toplumda idealistler vardır, ülkücüler vardır ve ülkücülerin, idealistlerin bulunuşu toplumlar için bir saadettir; büyük bir talihtir! Türk milleti için bizim düşündüğümüz ülkü nedir? Türk milleti için tasarladığımız ideal nedir? Her şeyden önce Türk milletinin ahlakta, maneviyatta, insanlık duygularında en yüksek seviyede bulunması, yaşaması ve ilimde, teknikte dünyanın en ileri gitmiş varlığı haline gelmesi ve ekonomik açıdan kalkınmış, tarımını modern tekniğe göre geliştirmiş ve modern sanayii kurulmuş, refahlı bir toplum haline gelmesi, Türk toplumu için bir Türk milliyetçisinin düşüneceği ülkünün esaslarından mühim bir kısmını teşkil etmektedir. Türk milliyetçiliğini, ülkücülüğünün sınırları içinde sade bunlar mı vardır? Sade bunlar değil başka düşünceler, başka hedefler de vardır. Bu hedefler Türk milletinin hiç kimseden merhamet dilenmeyecek bir duruma gelmesi, kendi gücüyle ayakta duran, kendi gücüyle varlığını koruyabilen ve sözünü dünyanın her yerinde saydırabilen bir varlık haline gelmesi düşüncesidir.

Bunun yanı sıra Türk milletinin haklarını her zaman dünyaya tanıtabilmesi, dünyaya duyurabilmesi düşüncesidir ve bunun yanı sıra bütün Türklerin kölelikten, yabancıların buyruğu altında yaşamaktan kurtulmaları ve Self Determination, yani kendi mukadderatına kendilerinin hakim olması kutsal prensibine göre, hepsinin bağımsız hale gelmeleri, bağımsız olmaları Türk ülkücülüğünün bir diğer görüşü, düşüncesidir. Bunun için milli doktrinin önemli bir ilkesi olarak ülkücülüğü almış bulunmaktayız.

Türk milliyetçilerinin ülkücülük tarifinin sınırları içinde bulunacak görüşleri, fikirleri ancak genel olarak işaret etmiş bulunmaktayız. Türk ülkücülüğünün hedef aldığı düşünceler genel olarak belirtilmiş olan bu fikirlerden ibaret değildir. ülkücülüğümüzün içerisinde her mesleğe mensup Türk milliyetçilerinin kendi mesleklerinde en ileri, en yüksek ve gerek kendi milletimiz için. gerek insanlık için en çok yararlı neticeleri elde etmek görüşü de yer alacaktır. Bir Türk Milliyetçisi kendi toplumu için, kendi milleti için idealizmi daima göz önünde bulunduracak, bu genel idealizm prensipleri ile birlikte kendi sahası, kendi branşı ile ilgili çalışmalarında da bu temel ve genel mahiyetteki ülkücülüğün esaslarına uygun, onunla bütünleşmiş bir halde kendi branşı ile ilgili ülkücülüğünü de tespit edip güdecektir. ülküler uzak hedeflidir, uzun vadelidir. Bir ülkünün hemen yarın gerçekleşmesi mümkün olmayabilir. ülküler önümüzdeki yılları, önümüzdeki yüzyılları kapsayabilir. Ama ülkü insanının kalbini aydınlatan bir ışıktır. ülkü insanlara yönünü tayin etmesini sağlayan bir kılavuzdur. Milletler için de milli ülkü, milletin kılavuzu, milletin yolunu aydınlatan güneşidir. ülküsüz insan çamurdan bir varlık gibidir. ülküsüz insan dümensiz, pusulasız bir gemi gibidir. Bunun için her Türk milliyetçisi, her Dokuz Işıkçı mutlaka ülkücü olacaktır, mutlaka ülkü sahibi bulunacaktır. Hem milli ülkü sahibi olacaktır, hem insani ülkü sahibi olacaktır, hem de kendi mesleğiyle ilgili ülkücü bir kişiliğe sahip olacaktır ki, hem de kendi mesleğinde başarılı, yararlı bir kişi olarak gelişsin hem de mensup olduğu topluma, milletine yararlı hizmetler yapsın,insanlığa yararlı faaliyetler gösterebilsin. Bunun için Dokuz Işık doktrininin çok önemli ilkelerinden olan ülkücülüğe büyük değer vermekteyiz.

ülkücüyüz! İnsanlık ailesi, yeryüzünde yaşayan bütün insanlar, milletler denen aynı aynı üyelerin bir araya gelmesinden meydana gelir. Bir insan, insan olmak isterse, insanlığa hizmet etmek isterse, evvela kendi milletine hizmet etmeli, kendi milletini yükseltmeye, kendi milletini mutlu kılmaya çalışmalıdır. Bunu yaptığı takdirde aynı zamanda insanlığa da hizmet etmiş olur. Çünkü bir insan kendi ailesini düşünür ve ona karşı vefalı kalırsa, insanlık duygulan en olgun seviyeye erişeceği için, kendi ailesi dışındaki insanlara karşı da yaranı ve vefalı olur. Bir insan kendi milletine faydalı olamaz, kendi milletine karşı bağlılık duymazsa, onun insanlığı düşünmekten bahsetmesi nihayet bir fantazi olur. İnsan, yetiştiği toprağın, yetiştiği milletin refahını, iyiliğini, saadetini ve şerefini temin etmelidir. Bunu yaptığı takdirde, o millet insanlığın bir parçası olduğu için, dolayısıyla insanlığa da hizmet etmiş olur.

ülkücülüğümüz nedir? ülkücülüğümüz; Türk milletini en kısa yoldan en kısa zamanda modern uygarlığın en üst seviyesine çıkarmak; mutlu, müreffeh hale getirmek; bağımsız, özgür, kendi haklarına sahip bir hayata kavuşturmaktır. Kişilere hürriyet, milletlere istiklal başta gelen prensiplerimizdendir. İnsanlar hür ve eşit haklara sahip olarak doğarlar. Kabiliyet ve görevlerinin dışında insanlar haklarına tam olarak sahip kılınmalıdırlar.

Toplum içerisinde insanlar kişisel liyakat ve kabiliyetlerine göre görevlendirilmeli ve bir sıraya konulmalıdır. Bütün bunlarla beraber ayrımsız olarak herkese bir imkan eşitliği sağlanmalıdır. İmkan eşitliği derken mücerret anlamda bir eşitlik anlaşılmamalıdır. Bu ülkücülüğümüzün içine bu günkü sınırlarımızın dışında bulunan Türklere ait herhangi bir şey girer mi? Türk adı taşıyan herkes bizim sevgi ve ilgimizin çevresi içindedir. Bundan vazgeçemeyiz. Bu her milletin tabii hakkı olduğu gibi Türk milletinin de tabii hakkıdır. Bu günün Birleşmiş Milletler Anayasası, yeryüzünde yaşayan her millete "kendi mukadderatına hakim olma" (şelf determination) dedikleri prensibi kutsal bir prensip olarak ilan etmiştir. Bugün Afrika'da yaşayan ve bugüne kadar hiçbir bağımsız devlet kuramamış olan Zencilere dahi, kendi mukadderatına hakim olma (şelf determination) hakkı kutsal bir hak olarak tanınır ve bunların her biri yabancı boyunduruğundan, sömürgecilerin elinden kurtulup bağımsızlığını alırken, başkalarının boyunduruğu altında tutsak bulunan Türklerin tutsaklıktan kurtulmasını istemek, dilemek, bunun için iyi niyetler taşımak, Türk olan herkes için en tabii ve kutsal bir haktır.

Fakat biz ülkücülüğümüzde daima gerçekçi olmayı ve girişilecek faaliyetlerde Türkiye'yi hiçbir zaman tehlikelere, risklere, , maceralara sürüklemeyecek bir yol üzerinde bulunmayı esas kabul ederiz. ülkücülüğümüz bir macera fikri değildir. ülkücülüğümüz, Türk milletinin en kısa, yoldan, en kısa zamanda modern uygarlığın en üst kademesine yükseltilmesi, müreffeh, mutlu bir hayata erdirilmesi, kendi gücüyle ayakta durabilecek bir hale getirilmesi ve her çeşit korkudan, baskıdan uzak olarak, hür, müstakil yaşaması ülküsüdür. Bu ülkü aynı zamanda Türk olan herkese karşı ilgi ve sevgi göstermeyi, onların mutluluğunu dilemeyi ve onların mutluluğunu, Türkiye'yi risklere, tehlikelere maruz bırakmadan, bırakmaksızın, bırakmamak şartıyla sağlamaya çalışmayı içine alan bir ülkücülüktür.

Ahlakçılık:

Bir toplumda insanların birbirlerini incitmeden, birbirlerine zarar vermeden, sağlıklarını koruyarak, tabiat güçlerinin tesirlerinden en iyi yararlanacak şekilde hareketlerini tanzim etmelerini sağlamaya yarayan kurallarının toplamı ahlakı meydana getirir. Ahlak, kişinin davranışlarını ayarlayan, sınırlayan ve bu davranışların hem kendisi için yararlı olmasını, kendisine mutluluk sağlayacak şekilde düzenlenmesini hem de çevresini rahatsız etmeden, zarara sokmadan çevresiyle uyuşmasını sağlamak üzere konulmuş olan kaidelerdir; münasebet prensipleridir, yaşama prensipleridir. Ahlak insanların inancından ve dünya görüşünden doğmakta, kaynağını almaktadır. Bunun için, gerek toplumun gerekse toplumu meydana getiren kişilerin ayrı ayrı inançları, yaşama görüşleri, yaşama felsefeleri ahlakın kaynağını, temelini teşkil etmektedir. Bu bakımdan kişilerin ve toplumun dünya görüşü, yaşama felsefesi ve taşıdıkları inanç çok önemlidir.

Biz, Türk toplumunun dünya görüşünün, yaşama felsefesinin kendi dini inançlarından, İslamiyet'ten ve milli tarihten kökünü aldığını görmekteyiz. Bunlara ilave olarak, milletimizin geçirdiği tecrübeler ve yurdumuzun içinde bulunduğu şartlar da toplumumuzun düşünce ve inançlarında tesirli faktörlerdir. İşte bu kaynak ve faktörlerin tesiri altında, Türk milletinin mutluluğunu sağlayacak, Türk milli ahlakına önem vermek zorunluluğuyla karşı karşıyayız. Ahlaksız kişi, ahlaksız toplum mutlu olamaz. Böyle bir toplum kalkınamaz, böyle bir toplum yüksek düşünceler, kutsal inançları uğruna fedakarlık ve feragat gösteremez, insanlık tarihine şeref veren büyük eserler, insanların uzun sabır yıllarıyla güçlüklere göğüs gererek, katlanarak, feragatle çalışmalarıyla meydana getirdikleri yüce hizmetler, inancın insanlığa kazandırdığı, , köklü iman


Tüm Yorumlar ( 3 ) :: Yorum Yaz :: Baglantı


18.4.2006 - ABDULLAH ÇATLI

 

img201/3808/asenaezgipusatde3.gif

 

 

img142/5950/titreyenuchilalgl6.gif <****** type=text/**********>setImgWidth();

 

 

 

                                                                                                   

img149/6510/kurtky8.gif 
                                                                                    

turkiyebouge.gif      

      OL deyince olduran, nimetleriyle besleyen ; öldürüp hesaba çekecek olan din günün sahibi; koruyan bagisliyan yüce Allah'in adiyla... Mutlak kudret sahibi Allah'a binlerce hamd olsun..     Salat ve selam âlemlere rahmet olarak gönderilen; iki dünyada rehberimiz, rahmet ve iman peygamberi Resulullah Efendimize; onun sanli ashabina, âlimlere, sehitlere ve gâzilere olsun!     Can Ülküdasim      ...! de oturan bir genç ülküdasimizdan aldigim mektubu okuduktan sonra yaziyorum bu satirlari.O gencin mektubunu okurken yüregim büyük acilarla kivrandi. Mektubu bitirdikten sonra uzun bir süre kendime gelemedim.   Genç ülküdasimizin dile getirdigi meseleler asilinda bütün ülkücülerin gündemlerinde tutulmalidir.
         Bu kardesimiz mektubunda diyor ki;
         "...Ülkücülük bu mu agabey! Biyigi asagi sakittin mi, yakana bozkurtlu rozet, boynuna bozkurtlu kolye taktin mi ülkücü mü oluyorsun? Ben kolye, rozet ve yüzük gibi seylere karsi degilim, hatta bunlari takanlar samimi olarak davalarini yasiyorlarsa saygi bile duyuyorum. Ama, fikir namina tamtakir olan, ayrica harekeleri ülkücülüge yakismayan kimselerde bunlari görünce son derece öfkeleniyorum. Zaten üzerlerinde bozkurt isareti tasidiklari halde çirkin davranislarda bulunanlarin ülkücü olduklarina kesinlikle innmiyorum. Bunlar olsa olsa ülkücüleri halkin gözüne kötü göstermek isteyen art niyetli kisilerdir..."
       Sevgili kardesim
       Bu delikanli diyor ki; "Ben ülkücülerin atesten gömlek giydigi 12 Eylül öncesinde küçük bir çocuktum. Amcam ve arkadaslarindan ülkücülerin serefli mücadelerini dinliye dinliye bu kutlu yola sevdalandim. Su anda liseyi bitirmek üzere olan bir genç olarak bazi ülkücülerin hâllerine çok üzülüyor ve ülkücülük bu mu diyorum..."
       Delikanlinin öze dönük elestirileri ve hakli sitemleri su sekilde devam ediyor.
       "Ülkücülügü lekeleyen bazi tipler var diye, ülkücü hareketten kopacak degilim. Beni hiç kimse ülkücüyapmadi. Ben okuyarak, arastirarak, tabiri caizse kili kirk yararak bu yola girdim ve bütün dünya karsima gecerek <> dese, yine de bu mukaddes yoldan vazgeçmiyecegim... Allah rizasini kazanmak için canla basla çalisan gerçek dava adami agabeylerime; Türk esir olmasin, vatan bölünmesin,; ezan susmasin, bayrak inmesin diye topragin kara bagrina giren aziz sehitlerimize layik olmaya çalisacagim.
       Bizden evvel ülkücü olanlar çok çile çekmis; okulundan, isinden atilmis; günlerce mahallelerine girememis; kahpe kursunlarla vucutlari delik desik edilmis... Bize ne oluyor! Bu kadar rahat bir hayat yasamamiza ragmen kendimizi fikir bakimindan yetistirmiyoruz. Yarin bir ateistle, koministle, mezhepsizle, milliyetsizle tartismaya gireskek düsüncelerimizi anlatabilecek miyiz?..."
      Degerli kardesim,
       Böyle genç yasata bu kadar ince düsünebilen ülkücülerin var olmasi bizleri gururlandiriyor. Bu gencin sözlerine hak vermemek mümkün mü. Maalesef, bu delikanlinin bahsettigi olumsuzluklar içinde debelenen arkadaslarimiz var. Bunlarin çogu iyi niyetli olsalar da bilgisiz olmalari sebebiyle davamiza zarar veriyorlar. Bu genç kardesimizin mektubundan biraz daha alinti yapmak istiyorum. Gencimiz diyor ki:
       "...Bu nasil ülkücülük Allah askina!
       Ülkücü, Cenab-i Allah'in nizamini yeryüzüne yaymayi gaye edinmistir. Ílâyi kelimetullah ve nizam-i âlem davasi ugruna maliyla, caniyla; her seyiyle mücadele etmeye söz vermis olan ülkücüler, namazsiz.niyazsiz olabilir mi?
       Bir insanin kalbini kirmayi, Cenab-i Hakk'a itaatsizlik olarak degerlendiren ülkücüler, gönüllere korku, nefret salabilir mi?
       Annesini, babasini, akrabalarini, komsularini inciten insan ülkücü olabilir mi?
       Ülkücüler, <> degil midir?
       Türk milletini ilimde, teknikte, maneviyatta dünya milliyetlerinin en önüne geçirmeyi hedefleyen ülkücüler, kahvehanelerde vakit öldürebilir; caddelerde aylak aylak dolasabilir mi?
       <> diyen ülkücüler, vatan ve millet sevgisini herkesten daha çok tasimiyorlar mi?
       Ülkücü, Kuran-i Kerim'de ve hasisi seriflerde tarif edilen Íslâm ahlâkinin örnek yasaticisi degil midir? Ülkücüyü uzaktan görenler onun yasayisina imrenmeli, <> demelidir.
       Ülkücü, sanli ecdadimiz gibi hürriyete esir olmamali; maddî-manevî her türlü kölelige karsi çikmalidir.
       Ülkücü, kendi menfaati ile toplumun menfaati çatistiginda derhal toplumdan yana fedakârlik yapabilmeli; kendi hakkini yedirmiyecegi gibi, milletin hakkini da kimseye gasbettirmemelidir.   
                        
    img115/741/adszav5.png
     
                             

                                                                               


    ZEKİ ÇATLI, ABİSİ ABDULLAH ÇATLI İLE İLGİLİ BİLİNMEYENLERİ ANLATTI...


    Susurluk skandalının baş aktörlerinden Sedat Bucak'ın yılardır sakladığı "gizli belgeleri" mahkemeye vermesinden sonra Abdullah Çatlı'nın adı yeniden gündeme geldi. Çatlı'nın kardeşi Zeki Çatlı ile yapılan mülakat, Star Gazetesinde üç güne yayılarak yayınlandı. İşte o görüşmenin tamamı...
    08 Ekim 2004 Cuma 10:51

     

    ERSİN YILANCI/STAR

    SUSURLUK kazasında yaşamını yitiren Abdullah Çatlı adı, 8 yıl sonra eski milletvekili Sedat Bucak’ın İstanbul’da mahkemeye verdiği belge ve fotoğraflarla gündeme geldi. Çatlı’nın generaller de dahil, kamu görevlileriyle birlikte fotoğrafları da kasaya kilitlendi. Kimisinin ‘Kahraman’ olarak nitelediği Abdullah Çatlı’nın kardeşi Zeki Çatlı, ağabeyine ilişkin bilinmeyenleri star’a açıkladı. İşte Zeki Çatlı’nın söyledikleri:

    ·  Hep susmayı tercih ettiniz. Bu söylenen ve yazılanlara karşı sözünüz ne?

    n Abimle ilgili konuşanların çoğu 12 Eylül öncesinin ideolojik saplantılarından kaynaklanan öc alma duygusuyla heraket ettiler. Onlara göre abim çete mensubu. Bana göre ise vatan için savaşan bir kahraman.

    ·  Tüm iddialar bir yalan mı?

    n
    Acılarla dolu bir dönemin bütün faturasını ödetmeye çalışıyorlar. Zamanında onu görünce saygıdan düğmelerini ilikleyen ya da korkudan sokak değiştirenler, kazadan sonra bol bol ahkam kestiler. Buna bazı üst düzey siyasilerde dahil.

    Bucak kader arkadaşıydı

    ·  Sedat Bucak’ın mahkemeye sunduğu belgelerden haberiniz var mıydı?

    ·  Abimin içinde bazı önemli belgeleri taşıdığı açık kahverengi bir çantası vardı. Kaza sırasında muhtemelen bu çanta her zaman olduğu gibi yanındaydı. Sedat Bucak’ın abimle kader birliği yapmış bir insan olarak elinde olan bir takım bilgi ve belgeleri kendini koruma refleksi adına mahkemeye veya başka bir yere sunma hakkına haiz olduğunu düşünüyorum.

    ·  Yani Bucak’ın böyle davranmasının sizce herhangi bir sakıncası yok...

    ·  Yok çünkü bu insanlar gerektiğinde ölümü paylaştılar.

    ·  Peki neden 8 yıl bekledi?

    n Bucak’ta da devlet terbiyesi olduğu için kanımca bugüne kadar bunları vermemek için dişini sıktı, ama iş son haddine gelince gene de gizli kalması şartıyla mahkemeye sunmaya mecbur kaldı.

    Ağca’yı yurtdışına kaçırdı

    n
    Genarellerin de yer aldığı fotoğrafları siz daha önce görmüş müydünüz?

    n Vatan için kurşun atanlar, hainleri yok etmek isteyenler, başta kahraman mehmetçik ve onların komutanlarıyla, değerli emniyet mensuplarının yoluyla elbette başka bir şekilde bu yolda koşan abim gibi insanlarla kesişecektir. O nedenle beraber fotoğraf çektirmelerinden daha doğal birşey yok.

    ·  Ama abiniz aranan bir isim!

    ·  O çok önemli değil. Çünkü üniformalı veya üniformasız, resmi yada gayri resmi olsunlar amaçları aynı. Vatan için canını ortaya koymak.

    ·  Abdullah Çatlı’nın adı geçtiğinde ilk akla gelen Bahçelievler katliamı. Size bu olayla ilgili neler anlatmıştı?

    ·  Bahçelievler olayıyla bir ilgisinin olduğunu hiç sanmıyorum. Zaten kendisi bir keresinde bu işe karışmadığını söylemişti. Başkanlık makamındaki bir kişinin öyle bir olaya gireceğine hiç ihtimal vermiyorum. Yazılanların hiçbirisi doğru değil. 12 Eylül öncesinin en karanlık sayfalarından olan bu acı olayın bugüne kadar doğru dürüst araştırıldığını sanmıyorum.

    ·  Peki mahkeme tutanakları...

    ·  İşkenceyle alınmış ifadelere ne kadar inanabilirsiniz ki!

    ·  Ya İpekçi suikastı?

    n Bu olaya karışması bir yana İpekçi’nin öldürüldüğünü duyunca çok kızdığını ve öyle şeylere gerek olmadığını söylediğini biliyorum.

    ·  Madem abinizin ilgisi yok öyleyse neden bu olaylara hep adı karıştı?

    ·  Lider kadrodan olmasının bunda payı olduğunu düşünüyorum. Herkes kafasına göre bir senaryo yazıyor. Ve en uygun rollere de abimin ismini yazdılar. Hayali senaryolara karşı nasıl bir cevap verilebilir ki!

    ·  Ağca’yla ilişkisi yok muydu yani?

    ·  12 Eylül darbesinden sonra biz bir an önce yurt dışına çıkması için baskı yaparken o önce arkadaşlarının kaçması için çalışıyor, ‘kimseye herkesten önce Çatlı kaçtı dedirtmem’ diyordu. Yurt dışına kaçmasını sağladığı arkadaşlarından birisi de evet Ağca’dır. Ağca’ya bizzat pasaport sağlayan ve onu yurtdışına kaçıran kişi abimdir.

    ·  Ağca’nın abinizin gözündeki farkı neydi? İpekçi suikastıyla ilgisi var mı?

    ·  Hayır hayır hiçbir ilgisi yok. Ağca abim için sadece aranan herhangi bir ülkücüydü. Yoksa kaçırdığı tek kişi o değildi.

    ·  Ama yolları daha sonra Papa suikastında kesişti!

    ·  Papa olayında abimin hiçbir katkısı olmadığı gibi mahkemede de Ağca’yı çok sert bir şekilde azarlamıştır. Hatta abim hakimin ‘sen bunun Türkiye’den kaçmasına yardımcı oldun. Papa’yı öldürseydi burdan da kaçmasına yardımcı olur muydun’ şeklindeki sorusuna ‘hayır önce Ağca’yı ben vururdum’ diye cevap vermiştir.

    Bir yıl Nevşehir’de saklandı

    ·  Ağca’yla ne zaman tanışmışlar?

    ·  Ağca’nın kaçması sırasında. Ondan önce bir tanışıklıkları yok.

    ·  Kaçmasına yardım ettiği bir kişiyi daha önce tanımaması tuhaf değil mi?

    ·  Ağca’nın bir özelliği yok ki abim için. Sadece yardıma ihtiyacı olan herhangi bir ülküdaşı. Özel ilişki aramanın anlamı yok.

    ·  Ağca’nın Maltepe Askeri Cezaevi’nden kaçırılmasında rolü yok muydu?

    ·  Var da demiyorum, yok da. Onu sadece bilmesi gerekenler biliyordur.

    ·  Kim onlar?

    ·  Hiçbir bilgim yok.

    ·  Abiniz ne zaman yurtdışına çıktı? Yengeniz TBMM Susurluk Komisyonu’na ‘darbeden 20 gün sonra’ demişti.

    ·  Hayır o bilgi yanlış. 20 gün değil 1 yıl sonra, 1981’de. Çünkü abim tüm kaçak arkadaşlarının sağsalim yurtdışına çıkmasını sağladıktan sonra ancak kendisinin ülkeyi terk edeceğini düşünüyordu. Ama bıçağın kemiğe dayandığını düşündüğü, ülkede rahatça gezemediği ve yakınlarına darbe yönetimince yapılan baskı dozunu artırdığı zaman ülkeyi terk etti. 81’in kurban bayramını bizimle geçirdikten sonra gitti.

    ·  1 yıl boyunca nerelerde sakladı?

    ·  En az Nevşehir olmak üzere çeşitli vilayetlerde tanıdıklarının yanında.

    ·  Yurtdışına hangi yollardan çıktı?

    ·  Net bir bilgim yok.

    ·  Yalnız mıydı? Eşi ve çocukları...

    ·  Tekti. Onlar sonra yanına gittiler.

    Trenden atlayarak kaçtı

    ·  İlk gittiği ülke neresiydi?

    n Avusturya’dan başladı, sonra İsviçre ve Fransa’ya geçti. İngiltere’ye geçme teşebbüsü olmuş ama başaramamış. Bir ara polis cebindeki kimliği ve paraları alıp yanına da 2-3 güvenlik mensubunu katarak trene bindirip yollamış. Ama abim trenden atlayarak onları Yugoslavya’da atlatıyor ve arkadaşlarını arayarak kendisini almalarını söylüyor. Sonra başka ülkelere geçiş yapıyor.

    ·  Abinizin yurt dışında ilk zamanlardaki yaşamı hakkında neler biliyorsunuz? Örneğin geçimini nasıl sağladı?

    Tarlada, benzincide çalışmış

    ·  İlk yıllarda bir kaç kez babam para gönderdi. Abim oradaki tanıdıklardan para alıyordu, onların yakınlarına da biz buradan paralarını veriyorduk. Bir nevi takas yani.

    Kendisi bir işte çalışmadı mı? 

    Bir benzinlikte tanker yıkarken ve tarlalarda çalışırken kendisini görenler var. Yani öyle lüks içinde bir yaşamı falan yok. 

     

     


     Büyük Reis Abdullah Çatlı'yı rahmetle anıyoruz

    Büyük Reis Abdullah Çatlı'yı rahmetle anıyoruz Ülkücü Hareket

    Büyük Reis Abdullah ÇATLI 3 Kasim 1996 da hakka yürümüstür

    Abdullah ÇATLI kirk yasindaydi. Turan ülkesi kadar büyük bir akrep isirmisti beynini. Ümmet cografyasi kadar genis bir kor düsmüstü yüregine.

    Ülküleri için yasadi. Ülkesi için öldü. O sadece Gökçenimizin ve Selcenimizin babasiydi...

    Abdullah ÇATLI ondan gelen ve ona dönen her fani gibi ölüme yürüdü. Ardindan çok sey söylendi. Ruhunu muazzep, ailesi ve dostlarini müteessir kilacak çok seyler yazildi....



    Bilmeye çalisti herkes onu... Ögrenmeye çalisti..Lakin kimse anlamaya gayret etmedi.

    "Mafya" dedikleri çirkefe ne tenezzül gösterdi, ne de bu kavrami bir lahza olsun telaffuz etti.

    Yillar var ki, ülkemiz örtülü bir savas içinde. ABDULLAH ÇATLI bu savasta yan tuttu. Yan tutmakla kalmadi, risk aldi, bedel verdi.

    Kimileri deniz gibi köpürür,
    Kimileri dalga dalga secdede,
    Kimileri kiliç gibi savasiyor,
    Kimileri kanimizi içmede.

    diyordu ya, hani sair. ABDULLAH ÇATLI kiliç gibi savasti, onurlu bir ömür sürdü. Hakka yürüdü. Mevla rahmet eylesin.

    Ruhun Sad Mekanin Cennet olsun BÜYÜK REIS...

    EY KARA TOPRAK ÇATLASANDA HER ZERREN SOGUKTAN,

    SANA SEREFSIZCE DÖNMEYECEGIM !

     

     

     

    EFSANE REİS ÇATLI ANISINA

    Yardan uzak candan uzak senden uzak olmuşuz
    Bağcı saymışlar da bizi gülden uzak yolmuşuz
    Kalırmıyız gayrı yolda
    Çiçeğimiz artık dağda açar olmuş ey sevdalım
    Şerre yasak olmuşuz

    Dağları aşarız elbet
    Sel olup taşarız elbet
    Hangi güç tutacak bizi

    Gün gelir döneriz elbet
    Ah anam ak ellerinden öperiz elbet

    Güller bize biz güllere hasret kalsak ne olur
    Vatan deyip derdimize bin dert katsak ne olur
    Tanırmıyız gayrı engel
    Ödemişiz bunca bedel
    Neler bitti bu da biter
    Kara sevda olmuşuz

    Dağları aşarız elbet
    Sel olup taşarız elbet
    Hangi güç tutacak bizi

    Gün gelir döneriz elbet
    Ah anam ak ellerinden öperiz elbet


     

                                                                                                             

     

    Korkut Eken Kimdir?

    1945 yılında Ankara'da doğan Korkut Eken, 1963 yılında Kara Harp Okulu'na girdi ve 1965'te mezun oldu.

    Komando Tugayı, Hava İndirme Tugayı, Kıbrıs Türk Kuvvetleri Alayı gibi birliklerde Takım ve Bölük Komutanlıkları yaptı.

    Kıbrıs Barış Harekatı öncesi, Ada'daki mücahitleri örgütleyerek harekat öncesi alt yapının oluşturulmasında aktif görev aldı. Hava İndirme Tugayı'nda görevliyken, 20 Temmuz 1974 sabahı paraşütçü birliklerle Kıbrıs'a havadan atlayarak Kıbrıs Barış Harekatı'na katıldı ve Şerit Rozet Beratı ile ödüllendirildi.

    1978 yılında üstün eğitimli subay ve astsubaylardan oluşan Özel Harp Dairesi Özel Birlik Komutanlığı'na atandı ve Özel Birlik Komutan Yardımcılığı'na kadar yükseldi. Bu görevdeyken çeşitli yurtdışı kurslara katıldı.

    1980 yılında Diyarbakır'a kaçırılan THY uçağının kurtarılması operasyonuna Tim Komutanı olarak katıldı. Türkiye'de ilk defa gerçekleştirilen uçaktan rehine kurtarma operasyonunda teroristleri etkisiz hale getirip yolcuları kurtardı, başarısı zamanın Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren tarafından ödüllendirildi.

    1982 yılında Polis Özel Timlerinin kurulmasıyla ilgili görev aldı ve rehineli harekata yönelik 40 kişilik özel bir tim yetiştirdi.

    PKK'nın 1984 yılında Eruh baskını ile başlayan eylemlerine karşı, birliği ile birlikte Siirt ve Sason bölgelerinde görevlendirildi. 1986 yılına kadar devam eden bu görevi sırasında sayısız sıcak çatışmaya girdi. Sözkonusu operasyonlarla birçok üst düzey PKK'lı teröristin ölü veya diri yakalanmasında önemli rol oynarken, kendi timinden de çok sayıda şehit verdi. Bu mücadele sırasında Türk Silahlı Kuvvetlerinin en önemli madalyası olan Üstün Cesaret ve Feragat Madalyası ile Başarı Madalyası ayrıca çok sayıda takdirname aldı.

    Özel Harp Dairesi'ndeki 1981-1986 yılları arasındaki görevi sırasında Emniyet Genel Müdürlüğü Polis Timlerinin oluşturulması ve eğitiminde görev aldı. Bu çalışmalardan dolayı, zamanın Başbakanı Turgut Özal tarafından ödüllendirildi.

    img349/9720/kkou3.png

    1987 yılında Yarbay rütbesindeyken Türk Silahlı Kuvvetleri'nden kendi isteğiyle emekliye ayrıldı ve MİT Güvenlik Dairesi Başkan Yardımcısı olarak göreve başladı. Bu görevi süresince çok gizli operasyonlara katıldı. Basına sızan ünlü MİT raporunu hazırlayan dairede görevli olduğu için soruşturma geçirdi ve 1988 yılında kendi isteğiyle MİT'ten ayrıldı.

    MİT'ten birlikte ayrıldığı Güvenlik Daire Başkanı Mehmet Eymür ile birlikte 1988 - 1990 yılları arasında serbest ticaret yaptı, ardından 1990 yılında müfettiş olarak BOTAŞ'a girdi.

    1993 yılında Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar'ın daveti üzerine Emmniyet Genel Müdürlüğü bünyesinde Özel Harekat Timleri'nin yeniden teçhizatlandırılması ve eğitimi çalışmalarının organizasyonunu gerçekleştirdi. 1993 - 1996 yılları arasında , müşterek operasyonların organizasyonu yaptı. Aynı dönemde, Güneydoğu'daki etkin aşiretleri PKK'ya karşı mücadele için silahlandırdı ve eğitti.

    1996 yılındaki Susurluk kazasının ardından "cürüm işlemek amacıyla teşekkül oluşturmak ve bu teşekkülü yönetmek" suçundan 6 yıl hapse mahkum edildi ve 1 Mart 2002 tarihinde cezaevine girdi.

    Samsun Terme nüfusuna kayıtlı Korkut Eken, evli ve 3 çocuk babası.

     

     


    Tüm Yorumlar ( 15 ) :: Yorum Yaz :: Baglantı


    Ben Kimim?

    ANITKAYA KASABASI VE ANITKAYA ÜLKÜ OCAĞINDAN HABERLER BİLGİLER

    Son Eklenenler
    Menü
    Takvim

    Kankalarım
    Linkler


    4 sayfadan 1 . sayfa
    | sonraki sayfa